Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Rainbow (Gökkuşağı) – D.H.Lawrence

Herkese merhaba. D.H. Lawrence’ın “The Rainbow” (Gökkuşağı) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Hatırlayacağınız üzere daha önce aynı yazarın “The Virgin and the Gipsy” (Bakire ile Çingene) adlı kısa hikayesinden bahsetmiş ve yazarın hayatı ve eserleri hakkında görece detaylı bir bilgi vermiştim. Yazarın hayatını merak ederseniz ve bu kısa hikayeye dair değerlendirmemi okumak isterseniz linke tıklayabilirsiniz: https://wp.me/pbaQMg-3o

Kitabı okumamın üzerinden yaklaşık bir veya iki hafta geçmesine rağmen üzerine okumalar yapıp siz okurlarıma daha çok şey katmak adına erteledim bu yazıyı yazmayı aslında. Çok detaylı bir kitap “The Rainbow”, barındırdığı birçok anlamlı temanın yanı sıra işlediği imgeler ve semboller, biz okurlara yansıttığı derin mesajlarıyla dopdolu bir kitap. “Eski sabit egoyu” terk ettiği, “geleneksel karakter kavramı”nın dışına çıktığı The Rainbow, D.H.Lawrence’ı modernist olarak tanımlayabileceğimiz ilk eserlerinden. Kişiliğin ve dilin sınırlarının dışına çıkılan, anlaşmazlıkların ve bireyler arası çatışmaların toplumsal hayatın beklentileriyle şekillendiği, endüstrileşme, kolonileşme gibi temaların işlendiği, özgürlüğün, cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir dünyanın hayalinin kurulduğu bir roman The Rainbow. D.H.Lawrence’ın birçok romanında veya kısa hikayelerinde işlediği bir tema olan Hristiyanlığı bu romanında da yoğun bir şekilde görmek mümkün. Tabi ki de belki yine bütün romanlarının ortak teması cinsellik de bu romana hakim.

D.H.Lawrence’ın 1915 yılının Mart ayında yazmayı tamamladığı, İngiltere’de 30 Eylül 1915 yılında yayınlanan bu romanının yaratılış süreci bile aslında belirsizlikler içinde geçmiş. 1913 yılının Mart ayının ortalarında The Sisters adıyla başladığı eserine daha sonrasında İtalya’da yeni bir başlangıç yaparak başka bir versiyonda yazmayı denemiş. Arkadaşı Edward Garnett’e gönderdiği eserini Ocak 1914’te yeniden düzenleyerek The Wedding Ring olarak adlandırmış, Kasım 1914’te ise yeniden bir yazma sürecinin ardından Mart 1915’teki son haline ulaşmış. Tam da I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zamanlarda yazılmış olan bu roman milli duyguları zedelediği, modern İngiltere’yi eleştirdiği ve tabi ki de o zamanlarda hoş karşılanmayan bir şekilde cinsellik temasını apaçık işleyişi nedeniyle ayıplandı, olumsuz eleştirilere uğradı, romanın satılmayan 1011 kopyası yakıldı ve 11 sene boyunca roman İngiltere’de yasaklı olarak kaldı.

1840lı yıllardan 1905 yılına kadar uzanan bir zaman diliminde Brangwen ailesinin üç neslinin 19. yüzyıl İngilteresinin materyalistik yapısı içinde sürekli değişen yaşayış biçimleri, artan endüstrileşme faaliyetlerinin hayatlarını sürdürdükleri Nottinghamshire’a (Lawrence’ın kendisinin de doğup büyüdüğü yer), Marsh Farm’ a ve kişiliklerine etkisi, karakterler arasındaki romantik ilişkiler ve birbirlerine duydukları cinsel hazlar, hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı yaşadıkları duygu zıtlaşmaları anlatılıyor bu romanda. İlk bölümlerde Tom Brangwen’ın Polonyalı Lydia Lenksy’le (daha sonraları Lydia Brangwen) olan ilişkilerine şahit olurken sonraki bölümlerde Lydia’nın ilk eşi Paul Lensky’le çocukları Anna Lenksy’nin (daha sonraları Anna Brangwen) Will Brangwen ile ilişkisine şahit oluyoruz. Kitabın odak noktası Anna ve Will’in ilk çocukları Ursula Brangwen ve onun bağımsız bir hayat sürdürmek uğruna ev ortamından uzaklaşıp nasıl öğretmen olarak Brinsley Street School’da (Lawrence’ın öğretmen olarak çalıştığı yer) çalışmaya başladığı, hayatının bu yeni döneminde tecrübesiz bir kadın öğretmen olarak yaşadığı zorluklar, otoriteye duyduğu nefrete bir süre sonra nasıl boyun eymek zorunda kaldığı, İngiliz ordusunda subay olan Anton Skrebensky ile aralarında geçen tutkulu ilişkiden özgürlüğü uğruna, benliğinin ihtiyaçları uğruna nasıl vazgeçtiği ve geleceğinin şekilleniş süreci bu romanın en önemli kısımlarını oluşturuyor.

Kitabı okurken özellikle Ursula karakteriyle ayrı bir bağ kurdum, yaşadığı zorluklara göğüs gerişi, özgürlüğünün peşinden koşmak için elinden geleni yapması beni çok etkiledi. Özellikle öğretmen olarak görev yaptığı okulun müdürü Mr. Harby ve Miss Harby’nin (kızı olduğunu tahmin ediyorum) otoritesi karşısındaki çaresizliği ve sınıftaki tecrübesizliği bende yeni mezun bir İngilizce öğretmeni olarak Ursula’yla empati kurma dürtüsü uyandırdı ve kitabın o kısımlarını satır satır okurken “Acaba ben olsam nasıl davranırdım, neler yapardım, öğrencilerimi nasıl disipline ederim” diye sorup durdum kendi kendime. Yaşadığı şeyler gerçekten zordu Ursula’nın, sadece ailesinden uzaklaşarak onlara kendi başına bir bağımsız bir birey olabileceğini kanıtlamanın yanı sıra aslında toplum tarafından cinsiyet rolleri çoktan belirlenmiş bir kadın olarak o cinsiyet rollerinin dışına nasıl çıkabildiğini, ekonomik olarak özgür olduğunu, kendi fikirleri ve düşünceleri olan bir “birey” olduğunu da gösterdi bizlere Ursula. Yine kendi özgürlüğü için, üniversiteye gidebilme ideali için iliklerine kadar nefret etse de kendi de bir otorite figürü haline gelip o hapishanede gibi hissettiği kasvetli okul ortamında öğretmeye devam etti. Bundan sonraki hayatında da onu kısıtlayan şeyleri reddetti, tıpkı Anton’la evlenmeyi ve onunla Hindistan’a gitmeyi reddettiği gibi. Anton onun geleceğini geçirebileceği kişi değildi, onun reddettiği “eski, ölü” şeylere sıkıca bağlıydı. Ursula’nın kendi geleceğini çizmeye, özgür hissettiği gibi yaşamaya ihtiyacı vardı. Çünkü “kendisi olmak sonsuzluğun yüce, ışıldayan bir zaferiydi.”

Daha önce The Virgin and The Gipsy’de Yvette’in papaz evinin o soğuk, kasvetli, kokuşmuş havasından nasıl kaçmak istediğinden ve yozlazmış Hristiyanlık anlayışının bizlere nasıl aktarıldığından bahsetmiştim. Bu romanında Lawrence beden ve ruh arasındaki bütün sınırları aşarak dini kelimeleri cinsellikle birleştiriyor, İncil’in Eski ve Yeni Ahitlerinden yaptığı alıntılarla da romana bambaşka bir boyut kazandırıyor. Kitabın başlığı olan “The Rainbow” bile başlı başına İncil’de Genesis 9’da geçiyor. Tanrı insanla, dünyayla, yaşayan her canlıyla arasında yaptığı anlaşmadan, bulutların arasında ne zaman gökkuşağı belirirse dünyadaki bütün canlıların bu anlaşmayı hatırlaması gerektiğinden bahsediyor. Ursula’nın romanın sonunda gördüğü bu gökkuşağı ise onun için yeni dünyasına, yeni geleceğine bir kapı; kendini ve benliğini keşfedişi, kendi için daha iyisini “yaşama isteği” (bkz: Arthur Schopenhauer’in  will-to-live kavramı) için bir yol adeta.

Kitap üzerine ve Lawrence üzerine detaylı okumalar yaparken Fransız yazar ve filozof (kendisini bir filozof olarak görmese de feminizm üzerine katkıları yansınamayacak kadar büyük) Simone de Beuvoir’ın 1949’da yazdığı, feminizmin önemli eserlerinden kabul edilen, kadınların tarih boyunca nasıl muamele gördüklerinin anlatıldığı Le Deuxième Sexe (İngilizce : The Second Sex, Türkçe : İkinci Cinsiyet) adlı kitabında yer alan “D.H. Lawrence or Phallic Pride” (D.H. Lawrence ya da Fallik Kibir)  başlıklı kısımdan da bahsetmenin gerekli olduğunu düşündüm. Psikoanalitik teoriye göre fallik kibir, erkeklerin cinsel organlarını keşfetmesi ve kadınların böyle bir organa sahip olmadığını fark etmeleri nedeniyle güç ve üstünlük gibi duygular edinmektir. Beuvoir Lawrence’ın kadın ve erkeği  hayatın gerçekliğinde birleştirdiğini ve bu gerçekliği de hayvanlar alemiyle bir bağ kurarak yansıttığını söyler. Örneğin Anna’in bir “kokarca”ya benzetilmesi, onu kışkırtmak için yaklaşan Will’in ise “bir şahin” gibi gözlerini ona dikmesi hayvanlar alemiyle olan bu yakın dilsel bağlantının örneklerinden. Beuvoir’a göre Lawrence, erkeğin dünyayla olan temasını ve cinsel gücünü yenileyebilmek için kadına ihtiyaç duyduğunu fakat ancak bu iki zıt kutbun bütünlükleriyle her bireyin kurtuluşunun sağlandığını savunur. Ona göre kadın ve erkek bir bütün olmalı ve bu kutuplaşmış çift cinsel döngünün mükemmel bir şekilde işleyişi için uğraşmalı.  Fakat yine de Lawrence, erkeklik organının bu iki zıt kutbu birleştirici unsurunu savunarak erkeklerin kadınlara karşı bir üstünlük kurduğuna inanır. Ona göre “erkeklik organı, gelecek için bir köprüdür”. Düşünce ve eylem de köklerini erkeklik organına kurduğu için erkeklik organından yoksun olarak bir kadın bir diğeri üzerinde hak sahibi olamaz. Beuvoir’a göre Lawrence, modern kadından nefret eder. Cinsel olarak bilinçlenen bir kadın kendi bilincinden ve kendi öz isteklerinden ayrı hareket eder ve Lawrence için bu kabul edilemez. Zaten belki de bu yüzden kadınların hemcinsleriyle kurduğu duygusal ve cinsel bağ onu rahatsız eder çünkü onun için bu kadının agresif ve zıt bir tavır takınmasıdır. The Rainbow’da Ursula’nın Winifred Inger’le kurduğu cinsel bağın bahsedildiği bölümü “The Shame” (Utanç) olarak adlandırmış, daha sonra Ursula’yı bu bağdan kurtarmak için Winifred’e karşı içinde bir nefret uyanmasını sağlamış ve Winifred’i de domestik görevlerin kollarına bırakmıştır.

Simone de Beuvoir’ın ve Lawrence’ın fallik olguyla ilgili düşüncelerine dair yazılar yazan daha birçok yazarın görüşleri düşünüldüğünde The Rainbow sanıldığının aksine tam anlamıyla bir feminist roman değil. Örneğin Amerikan yazar Kate Millett Sexual Politics adlı kitabında Lawrence’ın erkeklik organının üstünlüğüne nasıl taptığını, ona göre erkeklerin kadınlar üzerinde cinsel hakimiyete sahip olduğunu ve bu yüzden erkekler bir birey olarak kabul edilirken kadınların sadece erkeğin cinsel gücünü kazandırıcı ve yenileyici bir role sahip olduğunu anlatır. Her ne kadar Ursula’nın bir kadın olarak toplumda haklarını arayışı, kadın ve erkeğin imkanlar bakımından eşit olabileceği bir dünyanın bir gün var olacağına inancı kitapta vurgulansa da cinsel güç bakımından böylesine bir eşitsizlik kitabı bir bakıma feminist bir roman yapabilecekken bu çizgiden oldukça uzaklaştırıyor. Kitabı okurken, hem Anna hem Lydia hem de Ursula’nın düşünceleri, umutları, bir kadın olarak haksızlığa karşı savaşları beni kuşatmıştı adeta, hatta gelecek araştırmalarım için kullanabileceğim birçok güzel dizeler eklemiştim defterime. Tabi ki de hala bunların hepsi çok değerli fakat itiraf etmeliyim ki Simone de Beuvoir’in Lawrence ve onun fallik kibriyle alakalı okuduğum bu dizelerinden sonra bu büyü biraz yok olmaya başladı. Özellikle eşcinsel ilişkilere karşı takındığı olumsuz tavır bana aslında her ne kadar modernizmin bazı özelliklerini yansıtan çok değerli bir kitap kazandırsa da biraz geleneksel düşüncede takılıp kaldığını gösterdi. Fakat her şeye rağmen onun yazdıkları, edebiyata kazandırdıkları, bu cesurluğu ve açıksözlülüğü onu her zaman üzerine daha çok araştırmalar ve okumalar yapılacak ve eserleri her bir dönemde anılmaya devam edilecek bir yazar olarak öne çıkarmaya devam edecek.

“Her soul was an infant crying in the night”

Türkçesi: “Ruhu geceleyin ağlayan bir bebekti.”

“If I were the moon, I know where I would fall down.”

Türkçesi: “Ay ışığı olsaydım nereye düşeceğimi bilirdim.”

Lawrence, D. H. (2008). The Rainbow. Oxford University Press. Beauvoir, S. (1989). The Second Sex. Vintage Books. Millet, K. (2000). Sexual Politics. University of Illinois Press.
Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Waves (Dalgalar)- Virginia Woolf

     Herkese merhaba. Virginia Woolf’un en deneysel kitabı kabul edilen, 1931 yılında yayınlanan sıradışı romanı The Waves (Dalgalar)’den bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Bu kitap Woolf’un şimdiye kadar okuduğum en iyi kitabıydı diyebilirim. Bilinç akışı tekniğini en yoğun gözlemlediğim, realist ve geleneksel çizgiden uzakta, şiirselliğin büyüleyici dünyasının roman adı altında oyunlaştırıldığı adeta melez bir kitap. Bir olay örgüsü, karakter gelişimi yok bu kitapta, her şey oluruna, hayatın akışına bırakılmış. Hani kendini denizin kollarına bıraktığında dalgalar seni kıyıya taşır ya aynı öyle sona taşıyor kitap seni. Sürüklüyor, sürüklüyor… Ta ki gerçeklik yüzüne bir fiske vurup seni uyandırana, yerin, zamanın ve en önemlisi kendi benliğinin farkına varana kadar.

     Kitap bir oyunmuşcasına italik yazılmış 9 tane perde arasıyla her bir bölümü selamlıyor ve tüm bu aralar toplamda bir günü oluşturuyor. Güneşin doğuşundan batışına kadar deniz manzaralı bir ev, kuşların, ağaçların, çiçeklerin kısacası tüm doğanın resmi beynimize kazınıyor. Bolca benzetmeler kullanılan bu aralar karakterlerin hayatlarındaki evreleri keşfetmeden önce bizleri her bir bölüme hazırlıyor. Aynı To the Lighthouse’ taki gibi The Waves’te de bu deniz manzaralı eve, o muazzam betimlemelere Woolf’un çocukluğunu geçirdiği, yazları ziyaret ettikleri St. Ives’in ilham kaynağı olmuş olabileceği ihtimalini de düşünmüyor değilim.

     Kitap Bernard, Susan, Rhoda, Neville, Jinny ve Louis adlarında 6 karakterin bireysel monologlarından oluşuyor ve çocukluktan yetişkinliklerine kadar hayatlarını sarıp sarmalayan düşüncelerinden, kendi benliklerini keşfediş süreçlerinden ve birbirleriyle olan ilişkilerinden bahsediyor. Kitapta her ne kadar bireysellik teması öne çıksa ve her karakter birbirlerinden bağımsız varlıklar olarak gözlense de aralarında güçlü bir bağ var. Yaptıkları, yaşadıkları birbirlerini etkiliyor. Hatta Eric Warner’ın dediğine göre bu karakterlerin hepsi aynı dili konuşuyor, kullandıkları kelimeler bile birbirleriyle paralellik gösteriyor. Kitapta hikaye anlatıcı olarak tanıdığımız Bernard bir kişinin benliğinin çevresindeki kişilerle olan ilişkisine göre değişiklik gösterdiğini yani benliğin akışkan olduğunu ve sonuç olarak başka bir kişinin benliğinde birleşebildiğini savunur. Belki de şu sözü bu akışkanlığı ve geçirgenliği en güzel özetleyen sözlerinden biri: “I am not one person; I am many people; I do not althogether know who I am – Jinny, Susan, Neville, Rhoda, or Louis: or how to distinguish my life from theirs.” (p.165) [“Ben tek bir kişi değilim; ben birçok insanım; yine de kim olduğumu – Jinny, Susan, Neville, Rhoda, ya da Louis- ya da kendi yaşamımı onlarınkinden nasıl ayırt edeceğimi bilmiyorum.” (p.236)] Woolf G. L. Dickonson’a yazdığı yazısında da bu altı karakterin aslında tek olduğunu söylemiş, bir nevi bütünselliği keşfetmiştir.

     Kitaptaki her bir karakter belli başlı bazı özellikleriyle öne çıkıyor ve Woolf’un bu karakterleri yaratırken arkadaşlarından veya aile üyelerinden ilham aldığı düşünülüyor. Örneğin hikayelerini yaratmak amacıyla çevresindeki kişileri, kullandıkları dili veya davranışlarını gözlemleyen ve hikayelerine entegre edecek kelimeler arayan Bernard’ı yaratırken Woolf’un Bloomsbury Grubu’ndan arkadaşı yazar E. M. Forster’dan ilham aldığı söyleniyor. [E.M.Forster’ın “Manzaralı Bir Oda” kitabına dair incelememi blogumda bulabilirsiniz. Link: https://bit.ly/3eopged] Babasının mesleği ve kullandığı aksan dolayısıyla kendini hep dışlanmış hisseden ve başarısını kanıtlayarak kendine kurtuluş yolu arayan Louis’i, The Waste Land, The Love Song of J. Alfred Prufrock ve Four Quartets şiirleriyle tanınan, yakın arkadaşı T.S. Eliot’tan ilham alarak yarattığı; şair olarak kendini arayan, düzensizliğe ve kaosa tahammül edemeyen, Percival’a olan gizli aşkıyla tanıdığımız ve Percival’in ölümünden en çok etkilenen Neville karakterini yine yakın arkadaşı Lytton Strachey’den ilham alarak yarattığı; güzelliğiyle öne çıkan ve dışa dönük bir karakter olan Jinny’i Mary Hutchinson’dan ilham alarak yarattığı; kırsal alanları, doğayı şehir hayatına tercih eden ve daha geleneksel bir hayat sürdüren Susan’ı kız kardeşi Vanessa Bell’den ilham alarak yarattığı; son olarak da insanlarla bağ kurmaktan kaçınan, onların eleştirilerine maruz kalmaktan korkan, depresyon ve stres gibi sıkıntılarla boğuşup kendi yalnızlığını arayan karakter Rhoda’yı yaratırken kendi hayatından ilham aldığı edebiyat eleştirmenlerinin gözlemlediklerinden.

     Kitapta ayrıca kendine ait bir sesi olmayan fakat diğer karakterlerin aracılığıyla hakkında bilgi edindiğimiz, çok genç bir yaşta hayata veda eden erkek kardeşi Thoby Stephen’dan ilham alarak yarattığı Percival adında bir karakter daha var. Percival’ın bu sessizliği, hayaletimsi varlığı bizlerde Percival’ın önemsiz bir karakter olduğu izlenimi bırakabilir fakat aslında karakterler arasında zincir görevi gören, Hindistan’a çalışmaya gittiği sırada attan düşüp 25 yaşında, çok genç bir yaşta aniden ölümüyle karakterleri ölüm gerçekliğiyle yüz yüze bırakan bir karakter Percival.

     Ölüm, kitaptaki soyut dünyada gerçekliği olan tek şey belki de. Karakterlere zamanın sonsuz olmadığını, er ya da geç bu dünyadaki varlıklarının sona ereceğini göstermiştir. Bernard’ın deyimiyle “Ölüm bir düşmandır.” Fakat bu gerçekliğe rağmen Rhoda hariç hepsi bir şekilde hayatta tutunacak, hayatı anlamlı kılacak bir şey aramış. Mesela Neville ve Louis sanatına, şiirlere, edebiyata tutunurken Susan bu anlamı doğallıkta bulmuş; Jinny fiziksel varlığıyla, Bernard ise dili, kelimeleri ve hikayeleriyle hayata tutunmuştur. Yalnızlık arayışında olan, insanlardan uzaklaşan Rhoda ise hayatın bu yabancılığında ve boşluğunda kaybolur, intihar ederek kendini sonsuz yalnızlığın kollarına bırakır. Tam olarak nasıl intihar ettiğini bilmesek de Bernard şu cümlesiyle bizlere, çocukluğunda kendine özel bir okyanusu olmasını dileyen Rhoda’nın kendini uçurumdan aşağıya atarak okyanusun sonsuz huzuruna kavuşmuş olabileceğini gösteriyor: “I see far away, quivering like a gold thread, the pillar Rhoda saw, and feel the rush of the wind of her flight when she leapt.” (p. 173) [Uzakta Rhoda’nın gördüğü, altın bir iplik gibi titreyen sütunu görüyorum ve atladığında yol açtığı rüzgarın şiddetini hissediyorum.] (p.246)

     Böylesine dili güçlü, şiirselliğiyle büyüleyen, bilincin sınırlarını aşan, bütünselliği keşfeden, özgür, sıradışı, her yönüyle dopdolu bir kitap okuduğum için çok mutlu hissediyorum kendimi. Woolf’un da dediği gibi “Kitaplar ruhun aynasıdır.” ve ben bu kitap sayesinde sadece “bir sürü yaprağı olan, kırmızı, koyu mor, mor gölgeli, gümüşi yapraklarıyla kaskatı” “yedi yönlü bir çiçeği” değil kendi benliğimi de tanıdım, ruhumun derinliklerine inip kendimi sorguladım. Ve hissediyorum ki artık hazırım, hayatı anlamlı kılacak daha fazla şeyi keşfetmeye, dalgalar beni nereye savurursa savursun tüm aklım, bilincim ve benliğimle hissetmeye…

“Alone, I often fall down into nothingness. I must push my foot stealthily lest I should fall off the edge of the world into nothingness. I have to bang my head against some hard door to call myself back to the body.”

Türkçesi: “Bir başıma çoğu kez hiçliğe düşerim. Dünyanın kenarından hiçliğe düşmemek için ayağımı gizlice itmem gerekir. Kendimi bedenime çağırmak için kafamı sert bir kapıya vurmalıyım.”

Woolf, V. (2004). The Waves. Oxford University Press.

Woolf, V. (2017). Dalgalar. Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları.

Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Virgin and the Gipsy (Bakire ile Çingene)- D. H. Lawrence

Herkese merhaba. 20. yüzyılda romanları, şiirleri, kısa hikayeleri, makaleleri ve oyunlarıyla yer etmiş İngiliz yazar ve şair David Herbert Lawrence’ın kısa hikayesi The Virgin and the Gipsy 1 (Bakire ile Çingene)’den bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Lawrence’ın 1926 yılında, eşi Frieda ile Florence yakınlarında bir villada yaşadığı süreçte yazdığı fakat ancak 1930 yılında ölümünün ardından yayınlanan bu kısa hikaye bireysellik, cinsellik, din ve toplumsal statü gibi temaları işliyor. Baskıcı bir ortamda ezilmenin ve adeta cam bir fanusa hapsolmuş ve boğuluyormuş gibi hissetmenin nasıl bir duygu olduğunu bize yaşatıyor Lawrence. Daha fazla özgür olmaya, bağımsızlığa uzatılan bu eli tutmak istiyor, karakterleri yaşadığı baskıcı hayattan söküp çıkarmak istiyorsunuz. Oldukça yalın bir anlatımla yazmış bu hikayeyi Lawrence, okurken sıkılmayacağınız, gerçek hayatta da sıkça karşılaşabileceğiniz elementleri hikayesine entegre etmiş. Fakat daha alışılagelmiş bir olay örgüsü yaratmasına, yapısal ve sözdizimsel olarak daha geleneksel olmayı tercih etmesine rağmen işlediği temalar, psikolojik tahlilleri ve felsefik analizleriyle çok daha derin anlamlar yakalayabileceğiniz bir hikaye The Virgin and the Gipsy.

     Neredeyse her yazarın edebi düşüncelerine yön veren olguların ve eserlerinde işlemeyi seçtiği temaların kendi hayatlarında tecrübeledikleri iyi veya kötü olayların bir yansıması olduğu su götürmez bir gerçek. Mesela Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway adlı eserinde psikolojik çöküşten geçen I. Dünya Savaşı gazisi Septimus Warren Smith karakterini yaratması aslında bizlere kendi yaşadığı psikolojik çöküntülerin ipuçlarını veriyor. D. H. Lawrence da eserlerinde kendi yaşamından izler bırakan yazarlardan birisi. 1885 yılında Eastwood’un madencilikle geçimini sağlayan bir köyünde, Arthur John Lawrence ve Lydia Beardsall çiftinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş Lawrence. Madenci bir babası, öğretmen bir annesi varmış fakat annesi ekonomik sıkıntılar yüzünden öğretmenliği bırakıp bir fabrikada çalışmak zorunda kalmış. Annesinin o kibar, sevecen yüzü, babasının da kaba tavırları hayatı boyunca hep takip etmiş onu. Ploleter geçmişi, annesi ve babası arasındaki anlaşmazlıklar romanlarının ana konularını oluşturmuş. Öyle ki 1913’te yayınlanan Sons and Lovers (Oğullar ve Sevgililer) adlı romanında kocasına hizmet eden ve onun taleplerini yerine getiren sözde ideal eş olmaktan vazgeçen, kendisini ve sevgisini oğullarına adayan fedakar bir anneyi işlemiş Lawrence. Annesiyle çok yakın olan Lawrence, Freud’un Oedipus kompleksindeki gibi babasından nefret etmemesine rağmen babasının annesine davranış tarzından nefret etmiş. Fakat yıllar sonra itiraf ettiği üzere de babasından uzak duruşu onun hayat dolu ve bütüncül yapısının değerini bilememesine yol açmış ve bundan ötürü pişmanlık duymuş.

     Nottingham Lisesi’ne burs kazanmasıyla birlikte bu maden köyünden ayrılan Lawrence, liseyi bitirmesinin ardından üç ay boyunca katiplik yapmış, 1902-1906 yılları arasında bir okulda öğretmenlik yapmış ve daha sonra Nottingham’da University College’ta iki sene öğrenim görmesinin ardından öğretmenlik sertifikası almaya hak kazanmış. 1909 yılında bazı şiirlerini, 1910 yılında ilk kısa hikayesini ve The White Peacock (Ak Tavus Kuşu) adlı ilk romanını yayınlatan Lawrence, Londra’daki edebiyat eleştirmenleri tarafından övgüler almış. Kısa bir süre sonra annesini kanserden kaybeden Lawrence büyük bir çöküntüye uğramış ve birkaç ay kendine gelememiş. 1908-1912 yılları arasında Croydon’da bir okulda öğretmenlik yapan Lawrence, Nottingham’da bir profesörün Alman karısı Frieda von Richthofen Weekley’e aşık olmuş ve kariyerini bir kenara bırakıp Frieda’yla Almanya’ya gitmiş. 1914 yılında da Frieda’nın eşinden boşanmasının ardından evlenmişler. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından eşiyle birlikte İngiltere’den kaçıp İtalya, Avustralya, Amerika, Meksika ve Fransa gibi birçok ülkeye gönüllü sürgün eden Lawrence, birçok eserini bu süreçte tamamlamış, 1930 yılında Fransa’da hayatını kaybetmiş. Eserlerinde kullandığı müstehcen terimler ve işlediği temalar neticesiyle öldüğü sıralarda ünü pornocu olarak yayılan Lawrence’ın Lady Chatterley’s Lover (Lady Chatterley’in Sevgilisi) adlı romanı da 1959’a kadar Amerika’da, 1960’a kadar İngiltere’de yasaklı olarak kalmış. E. M. Forster’ın “20. yüzyılın en yaratıcı yazarı” olarak nitelendirdiği Lawrence’ın gerçek değeri ve edebiyata sağladığı faydalar maalesef çok sonraları anlaşılmış. Sons and Lovers, The Rainbow (Gökkuşağı), Women in Love (Aşık Kadınlar) gibi romanları, Odour of Chrysanthemums, The Captain’s Doll, The Fox gibi kısa hikayeleri ve 800’ü aşkın şiiriyle Lawrence, okunması ve okurken derinlemesine düşünülmesi gereken çok değerli bir yazar.

     Cinsel ayaklanmanın bir örneği olarak da sayabileceğimiz The Virgin and the Gipsy’in ana karakterleri Papplewick’te Anglikan kilisesinde papaz olan Arthur Saywell ve kızları Yvette ve Lucille, kör ve baskıcı karakteriyle “Mater” diye adlandırdıkları büyükanneleri, halaları Cissie, amcaları Fred ve Joe Boswell adında bir çingene. Kitabın Frieda’ya adanmasından da anlayabileceğimiz üzere The Virgin and the Gipsy aslında Frieda’nın eski eşi Ernes Weekly ile ilişkisi üzerine kurulmuş. Kitap Arthur Saywell’in eşi Cinthia’nın genç bir adamla kaçıp gitmesinden, çocuklarını ve eşini terk etmesinden bahsederek başlıyor ve kitabın sonuna kadar bu aşağılık diye nitelendirdikleri ve adını bile anmaktan kaçındıkları kadının varlığını hissediyoruz bir şekilde. Cinthia’nın evi terk etmesinin ardından eve adeta kara bir bulut gibi çöken Mater, evde kendi hükümdarlığını kuruyor. Ev ahalisinin resmen sülük gibi kanını emen Mater, kafese kapatılmış birer kuş gibi Yvette ve Lucille’in özgürlüğünü kısıtlıyor ve onları boğucu bir atmosferde yaşamaya mahkum bırakıyor. Yvette ve Lucille’in yanı sıra Cissie de onun mutlu bir yuva kurmasına mani olan, bakmakla yükümlü olduğu bu yaşlı kadından gizliden gizliye nefret ediyor. Arthur’un üzerinde kurduğu hakimiyetle de onun bir daha evlenmesine mani olan Mater, bu otoriter kişiliğiyle aslında hikayenin en merkezi rollerinden birine sahip. Lawrence’ın Mater’ı bu “çirkin”, “pis” ve “soğuk” olarak nitelendirilen papaz evinin merkezine koyma sebebi aslında o yozlaşmış Hristiyan anlayışını bizlere aktarmak. Hikayede de bahsedildiği üzere bu kokuşmuşluğa sebep olan Mater’ın ta kendisi. Genç, güzel, yeni ve taze olan şeylere kurduğu baskıyla evin havasını kirleten Mater. Zaten belki de bu yüzden, bu kokuşmuş düzeni temizlemek amacıyla hikayenin sonlarına doğru bir sel felaketi sonucunda tüm ev yerle bir oluyor ve Mater hayatını kaybediyor.

     Naif ve masum kişiliğiyle Yvette, bağımsız bir hayat sürme, yaşadıkları o sıkıcı evden kaçıp gitme arzusu taşıyor hep. Bonsall Head’e doğru yol alırken bir karavanda karşılaştıkları, şık giyimi ve yakışıklılığıyla onu cezbeden bu çingeneyi istemsizce düşünmeleri, onunla kurmak istediği bir yaşamın nasıl olabileceğini düşlemesi belki de özgür ve bağımsız olma, iplerinden kurtulma arzusundan. Yeni bir macera arıyor Yvette, kendini o sıkıcı evden, Mater’ın baskıcı atmosferinden kurtaracak bir kapı. Bu yakışıklı çingene de onun için yeni bir çıkış kapısı, belki daha güzel bir hayat sürmenin anahtarı. Hikayenin sonuna kadar Yvette’in Joe adındaki bu yakışıklı çingeneyle kaçıp gittiği bir an bekledim hep. Fakat daha sonra düşündüm ki iyi ki de bu sonu tercih etmemiş Lawrence. Hikaye o zaman çok sıradan bir hal alabilirdi, mutlu sonla bilen bir masala dönebilirdi. Bizi düşünmeye sevk etttiği o belirsiz sonla Yvette’in nasıl daha olgun bir hale gelebildiğini, çingeneyle tanışmasından beri nasıl değişimler geçirdiğini daha net gözlemleyebildik. Eğer Lawrence, Yvette ve Joe’nun kaçıp gittiği bir son yaratsaydı insanların kötü özelliklerinin genetik yollarla çocuklarına aktarıldığını düşünen, “….senin kanında var” diyen, başta Arthur karakteri olmak üzere birçok insanı da haklı çıkarmış olacaktı belki de.

     Freud ve Nietzsche’in görüşlerinden oldukça etkilenmiş olan Lawrence, cinsel baskılamanın İngiliz toplumunun bozulmasına yol açtığını savunmuş ve ideal bir Hristiyan’ın nasıl davranması, giyinmesi, konuşması gerektiğine dair kısıtlamaları yüzünden Hristiyanlığa büyük eleştirilerde bulunmuş. The Virgin and the Gipsy’de de bu yansımaları apaçık bir şekilde görüyoruz. Örneğin Cinthia’nın genç bir adamla kaçıp gitmesi başlı başına Hristiyanlığa karşı geldiği için Mater başta olmak üzere dindar geçinen bazı kişiler Cinthia’ya ahlaksız ve aşağılık damgaları yapıştırıyor, bu “beyaz kar çiçeği”ne aşık olan Arthur aşkını kalbine gömmek ve hislerini toplumun o meraklı gözlerinden gizlemek zorunda kalıyor. Fakat kalbinde hissettiği bu acıyı Hristiyanlığın gerektirdiği o ideal değerlerden sapmamak adına örterken aynı Cinthia’da olduğu gibi kızlarıyla da ilişkisinin bozulmasına yol açıyor. Özellikle Yvette’in çingeneyi ziyareti sırasında tanıştığı Major Eastwood ve Mrs. Fawcett çiftiyle görüştüğünü öğrenmesi, Arthur’un kızını akıl hastanesine kapatmakla tehdit etmesine neden oluyor. Varlıklı bir mühendisin eşi olan ve Major Eastwood ile kaçan Mrs. Fawcett ona eşi Cinthia’yı hatırlatıyor ve bu çiftin Yvette’in o masum, saf aklına girmesinden, Yvette’in de bir gün annesi gibi onu bırakıp gitmesinden korkuyor.

     Çingeneleri hikaye ve romanlarda görmek alıştığımız bir durum aslında. Virginia Woolf’un Orlando’sında veya Jane Austen’in Emma’sında da çingene kültürünü tanıma fırsatı yakalıyoruz. Fakat The Virgin and the Gipsy’deki bu çingene Emma’dakinden çok daha farklı. Evet her ikisinde de çingenelerin birer göçebe hayatı sürdüklerini ve toplum tarafından kötü gözle bakıldıklarını, nefret edildiklerini görüyoruz. Fakat Lawrence’ın yarattığı bu çingene karakteri kibirli bir yapıya sahip. Şık kıyafetler giyiyor ve gizemli bir görünüşü var. Adının Joe Boswell olduğunu hikayenin sonunda öğrendiğimiz bu yakışıklı çingene aslında özgürlüğü ve erkek seksüalitesini, doğru düzgün bir hayat tecrübesi tatmamış Yvette için yeni bir macerayı simgeliyor. Aynı zamanda bir savaş kahramanı olarak bilinen Joe’nun sel felaketi sırasında bir anda karavanıyla belirmesi ve Yvette’i kahramanca kurtarışı da Yeşilçam filmlerini anımsatmadı değil.

     Peki neden hikayenin sonuna kadar bu çingenenin adını öğrenemedik? Çünkü İngiliz toplumuna ve birçok topluma göre de çingeneler sosyal statü açısından oldukça düşük konumda ve onların ne kadar değersizleştirildiğini göstermek için ona sadece “çingene” olarak seslenmeyi uygun görmüş Lawrence. Bence kitabın başlığını The Virgin and the Gipsy olarak koyma amacı da madalyonun iki yüzünü bizlere göstermek. Bir yandan sadece cinselliğiyle ve bedeniyle gündeme getirilen ve bekaretinin kendi fikirlerinden ve düşüncelerinden daha önemli olduğu bir kadın modeli (Yvette); diğer yandansa toplum tarafından kültürü, yaşayış biçimi ve sosyal statüsü nedeniyle ezilen ve hor görülen bir erkek modeli (Joe). Fakat Lawrence karakterleri tasvir ediş biçimi ve onların seslerini bizlere duyuruş tarzıyla hem toplumun kadın-erkek rollerine hem de kendisinden farklı olanları değersizleştirmesine tepkide bulunduğu çok güzel bir hikaye yaratmış. Eğer D.H. Lawrence tarzı ve düşünce biçimiyle sizlerin de ilgisini çektiyse, biraz sıradan ama bir o kadar da dopdolu bir hikaye okumak istiyorsanız The Virgin and the Gipsy’i sizlere öneriyorum. Yazımı okuyan herkese teşekkürler. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın 😊


“She hated the rectory, and everything it implied. The whole stagnant, sewerage sort of life, where sewerage is never mentioned, but where it seems to smell from the centre to every two legged-inmate, from Granny to the servants, was foul.”

Türkçesi: “Nefret ediyordu. Bütün bu kokuşmuş, lağımlaşmış hayattan, lağım sözcüğünün ağıza alınmadığı ama evdeki bütün iki ayaklı canlıların, Nine’den hizmetkârlara kadar, herkesin buram buram çirkeflik koktuğu bu yaşantıdan.”

Lawrence, D. H. (1999). The Virgin and the Gipsy & Other Stories. Hertfordshire, England: Wordsworth Editions Limited.

1 Kitapla ilgili araştırma yaparken neden kitabın bazı baskılarında “gipsy”, neden bazılarında “gypsy” yazdığı konusunda kafa karışıklığı yaşadım ve öğrendim ki kitabın aslında ilk baskılarında “gipsy” yazarken yeni baskılarında “gypsy” şeklinde yer vermeye başlamışlar. Bu değişikliğe neyin yol açtığını bilmiyorum açıkçası çünkü iki kullanım da aslında doğru. Wordsworth Classics’ten okuduğum kitabın başlığında da “gipsy” yani eski şekliyle yer verildiği için ben de o şekilde bırakmayı tercih ettim, bu da ek bir bilgi olarak aklımızda kalsın.