Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Rainbow (Gökkuşağı) – D.H.Lawrence

Herkese merhaba. D.H. Lawrence’ın “The Rainbow” (Gökkuşağı) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Hatırlayacağınız üzere daha önce aynı yazarın “The Virgin and the Gipsy” (Bakire ile Çingene) adlı kısa hikayesinden bahsetmiş ve yazarın hayatı ve eserleri hakkında görece detaylı bir bilgi vermiştim. Yazarın hayatını merak ederseniz ve bu kısa hikayeye dair değerlendirmemi okumak isterseniz linke tıklayabilirsiniz: https://wp.me/pbaQMg-3o

Kitabı okumamın üzerinden yaklaşık bir veya iki hafta geçmesine rağmen üzerine okumalar yapıp siz okurlarıma daha çok şey katmak adına erteledim bu yazıyı yazmayı aslında. Çok detaylı bir kitap “The Rainbow”, barındırdığı birçok anlamlı temanın yanı sıra işlediği imgeler ve semboller, biz okurlara yansıttığı derin mesajlarıyla dopdolu bir kitap. “Eski sabit egoyu” terk ettiği, “geleneksel karakter kavramı”nın dışına çıktığı The Rainbow, D.H.Lawrence’ı modernist olarak tanımlayabileceğimiz ilk eserlerinden. Kişiliğin ve dilin sınırlarının dışına çıkılan, anlaşmazlıkların ve bireyler arası çatışmaların toplumsal hayatın beklentileriyle şekillendiği, endüstrileşme, kolonileşme gibi temaların işlendiği, özgürlüğün, cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir dünyanın hayalinin kurulduğu bir roman The Rainbow. D.H.Lawrence’ın birçok romanında veya kısa hikayelerinde işlediği bir tema olan Hristiyanlığı bu romanında da yoğun bir şekilde görmek mümkün. Tabi ki de belki yine bütün romanlarının ortak teması cinsellik de bu romana hakim.

D.H.Lawrence’ın 1915 yılının Mart ayında yazmayı tamamladığı, İngiltere’de 30 Eylül 1915 yılında yayınlanan bu romanının yaratılış süreci bile aslında belirsizlikler içinde geçmiş. 1913 yılının Mart ayının ortalarında The Sisters adıyla başladığı eserine daha sonrasında İtalya’da yeni bir başlangıç yaparak başka bir versiyonda yazmayı denemiş. Arkadaşı Edward Garnett’e gönderdiği eserini Ocak 1914’te yeniden düzenleyerek The Wedding Ring olarak adlandırmış, Kasım 1914’te ise yeniden bir yazma sürecinin ardından Mart 1915’teki son haline ulaşmış. Tam da I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zamanlarda yazılmış olan bu roman milli duyguları zedelediği, modern İngiltere’yi eleştirdiği ve tabi ki de o zamanlarda hoş karşılanmayan bir şekilde cinsellik temasını apaçık işleyişi nedeniyle ayıplandı, olumsuz eleştirilere uğradı, romanın satılmayan 1011 kopyası yakıldı ve 11 sene boyunca roman İngiltere’de yasaklı olarak kaldı.

1840lı yıllardan 1905 yılına kadar uzanan bir zaman diliminde Brangwen ailesinin üç neslinin 19. yüzyıl İngilteresinin materyalistik yapısı içinde sürekli değişen yaşayış biçimleri, artan endüstrileşme faaliyetlerinin hayatlarını sürdürdükleri Nottinghamshire’a (Lawrence’ın kendisinin de doğup büyüdüğü yer), Marsh Farm’ a ve kişiliklerine etkisi, karakterler arasındaki romantik ilişkiler ve birbirlerine duydukları cinsel hazlar, hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı yaşadıkları duygu zıtlaşmaları anlatılıyor bu romanda. İlk bölümlerde Tom Brangwen’ın Polonyalı Lydia Lenksy’le (daha sonraları Lydia Brangwen) olan ilişkilerine şahit olurken sonraki bölümlerde Lydia’nın ilk eşi Paul Lensky’le çocukları Anna Lenksy’nin (daha sonraları Anna Brangwen) Will Brangwen ile ilişkisine şahit oluyoruz. Kitabın odak noktası Anna ve Will’in ilk çocukları Ursula Brangwen ve onun bağımsız bir hayat sürdürmek uğruna ev ortamından uzaklaşıp nasıl öğretmen olarak Brinsley Street School’da (Lawrence’ın öğretmen olarak çalıştığı yer) çalışmaya başladığı, hayatının bu yeni döneminde tecrübesiz bir kadın öğretmen olarak yaşadığı zorluklar, otoriteye duyduğu nefrete bir süre sonra nasıl boyun eymek zorunda kaldığı, İngiliz ordusunda subay olan Anton Skrebensky ile aralarında geçen tutkulu ilişkiden özgürlüğü uğruna, benliğinin ihtiyaçları uğruna nasıl vazgeçtiği ve geleceğinin şekilleniş süreci bu romanın en önemli kısımlarını oluşturuyor.

Kitabı okurken özellikle Ursula karakteriyle ayrı bir bağ kurdum, yaşadığı zorluklara göğüs gerişi, özgürlüğünün peşinden koşmak için elinden geleni yapması beni çok etkiledi. Özellikle öğretmen olarak görev yaptığı okulun müdürü Mr. Harby ve Miss Harby’nin (kızı olduğunu tahmin ediyorum) otoritesi karşısındaki çaresizliği ve sınıftaki tecrübesizliği bende yeni mezun bir İngilizce öğretmeni olarak Ursula’yla empati kurma dürtüsü uyandırdı ve kitabın o kısımlarını satır satır okurken “Acaba ben olsam nasıl davranırdım, neler yapardım, öğrencilerimi nasıl disipline ederim” diye sorup durdum kendi kendime. Yaşadığı şeyler gerçekten zordu Ursula’nın, sadece ailesinden uzaklaşarak onlara kendi başına bir bağımsız bir birey olabileceğini kanıtlamanın yanı sıra aslında toplum tarafından cinsiyet rolleri çoktan belirlenmiş bir kadın olarak o cinsiyet rollerinin dışına nasıl çıkabildiğini, ekonomik olarak özgür olduğunu, kendi fikirleri ve düşünceleri olan bir “birey” olduğunu da gösterdi bizlere Ursula. Yine kendi özgürlüğü için, üniversiteye gidebilme ideali için iliklerine kadar nefret etse de kendi de bir otorite figürü haline gelip o hapishanede gibi hissettiği kasvetli okul ortamında öğretmeye devam etti. Bundan sonraki hayatında da onu kısıtlayan şeyleri reddetti, tıpkı Anton’la evlenmeyi ve onunla Hindistan’a gitmeyi reddettiği gibi. Anton onun geleceğini geçirebileceği kişi değildi, onun reddettiği “eski, ölü” şeylere sıkıca bağlıydı. Ursula’nın kendi geleceğini çizmeye, özgür hissettiği gibi yaşamaya ihtiyacı vardı. Çünkü “kendisi olmak sonsuzluğun yüce, ışıldayan bir zaferiydi.”

Daha önce The Virgin and The Gipsy’de Yvette’in papaz evinin o soğuk, kasvetli, kokuşmuş havasından nasıl kaçmak istediğinden ve yozlazmış Hristiyanlık anlayışının bizlere nasıl aktarıldığından bahsetmiştim. Bu romanında Lawrence beden ve ruh arasındaki bütün sınırları aşarak dini kelimeleri cinsellikle birleştiriyor, İncil’in Eski ve Yeni Ahitlerinden yaptığı alıntılarla da romana bambaşka bir boyut kazandırıyor. Kitabın başlığı olan “The Rainbow” bile başlı başına İncil’de Genesis 9’da geçiyor. Tanrı insanla, dünyayla, yaşayan her canlıyla arasında yaptığı anlaşmadan, bulutların arasında ne zaman gökkuşağı belirirse dünyadaki bütün canlıların bu anlaşmayı hatırlaması gerektiğinden bahsediyor. Ursula’nın romanın sonunda gördüğü bu gökkuşağı ise onun için yeni dünyasına, yeni geleceğine bir kapı; kendini ve benliğini keşfedişi, kendi için daha iyisini “yaşama isteği” (bkz: Arthur Schopenhauer’in  will-to-live kavramı) için bir yol adeta.

Kitap üzerine ve Lawrence üzerine detaylı okumalar yaparken Fransız yazar ve filozof (kendisini bir filozof olarak görmese de feminizm üzerine katkıları yansınamayacak kadar büyük) Simone de Beuvoir’ın 1949’da yazdığı, feminizmin önemli eserlerinden kabul edilen, kadınların tarih boyunca nasıl muamele gördüklerinin anlatıldığı Le Deuxième Sexe (İngilizce : The Second Sex, Türkçe : İkinci Cinsiyet) adlı kitabında yer alan “D.H. Lawrence or Phallic Pride” (D.H. Lawrence ya da Fallik Kibir)  başlıklı kısımdan da bahsetmenin gerekli olduğunu düşündüm. Psikoanalitik teoriye göre fallik kibir, erkeklerin cinsel organlarını keşfetmesi ve kadınların böyle bir organa sahip olmadığını fark etmeleri nedeniyle güç ve üstünlük gibi duygular edinmektir. Beuvoir Lawrence’ın kadın ve erkeği  hayatın gerçekliğinde birleştirdiğini ve bu gerçekliği de hayvanlar alemiyle bir bağ kurarak yansıttığını söyler. Örneğin Anna’in bir “kokarca”ya benzetilmesi, onu kışkırtmak için yaklaşan Will’in ise “bir şahin” gibi gözlerini ona dikmesi hayvanlar alemiyle olan bu yakın dilsel bağlantının örneklerinden. Beuvoir’a göre Lawrence, erkeğin dünyayla olan temasını ve cinsel gücünü yenileyebilmek için kadına ihtiyaç duyduğunu fakat ancak bu iki zıt kutbun bütünlükleriyle her bireyin kurtuluşunun sağlandığını savunur. Ona göre kadın ve erkek bir bütün olmalı ve bu kutuplaşmış çift cinsel döngünün mükemmel bir şekilde işleyişi için uğraşmalı.  Fakat yine de Lawrence, erkeklik organının bu iki zıt kutbu birleştirici unsurunu savunarak erkeklerin kadınlara karşı bir üstünlük kurduğuna inanır. Ona göre “erkeklik organı, gelecek için bir köprüdür”. Düşünce ve eylem de köklerini erkeklik organına kurduğu için erkeklik organından yoksun olarak bir kadın bir diğeri üzerinde hak sahibi olamaz. Beuvoir’a göre Lawrence, modern kadından nefret eder. Cinsel olarak bilinçlenen bir kadın kendi bilincinden ve kendi öz isteklerinden ayrı hareket eder ve Lawrence için bu kabul edilemez. Zaten belki de bu yüzden kadınların hemcinsleriyle kurduğu duygusal ve cinsel bağ onu rahatsız eder çünkü onun için bu kadının agresif ve zıt bir tavır takınmasıdır. The Rainbow’da Ursula’nın Winifred Inger’le kurduğu cinsel bağın bahsedildiği bölümü “The Shame” (Utanç) olarak adlandırmış, daha sonra Ursula’yı bu bağdan kurtarmak için Winifred’e karşı içinde bir nefret uyanmasını sağlamış ve Winifred’i de domestik görevlerin kollarına bırakmıştır.

Simone de Beuvoir’ın ve Lawrence’ın fallik olguyla ilgili düşüncelerine dair yazılar yazan daha birçok yazarın görüşleri düşünüldüğünde The Rainbow sanıldığının aksine tam anlamıyla bir feminist roman değil. Örneğin Amerikan yazar Kate Millett Sexual Politics adlı kitabında Lawrence’ın erkeklik organının üstünlüğüne nasıl taptığını, ona göre erkeklerin kadınlar üzerinde cinsel hakimiyete sahip olduğunu ve bu yüzden erkekler bir birey olarak kabul edilirken kadınların sadece erkeğin cinsel gücünü kazandırıcı ve yenileyici bir role sahip olduğunu anlatır. Her ne kadar Ursula’nın bir kadın olarak toplumda haklarını arayışı, kadın ve erkeğin imkanlar bakımından eşit olabileceği bir dünyanın bir gün var olacağına inancı kitapta vurgulansa da cinsel güç bakımından böylesine bir eşitsizlik kitabı bir bakıma feminist bir roman yapabilecekken bu çizgiden oldukça uzaklaştırıyor. Kitabı okurken, hem Anna hem Lydia hem de Ursula’nın düşünceleri, umutları, bir kadın olarak haksızlığa karşı savaşları beni kuşatmıştı adeta, hatta gelecek araştırmalarım için kullanabileceğim birçok güzel dizeler eklemiştim defterime. Tabi ki de hala bunların hepsi çok değerli fakat itiraf etmeliyim ki Simone de Beuvoir’in Lawrence ve onun fallik kibriyle alakalı okuduğum bu dizelerinden sonra bu büyü biraz yok olmaya başladı. Özellikle eşcinsel ilişkilere karşı takındığı olumsuz tavır bana aslında her ne kadar modernizmin bazı özelliklerini yansıtan çok değerli bir kitap kazandırsa da biraz geleneksel düşüncede takılıp kaldığını gösterdi. Fakat her şeye rağmen onun yazdıkları, edebiyata kazandırdıkları, bu cesurluğu ve açıksözlülüğü onu her zaman üzerine daha çok araştırmalar ve okumalar yapılacak ve eserleri her bir dönemde anılmaya devam edilecek bir yazar olarak öne çıkarmaya devam edecek.

“Her soul was an infant crying in the night”

Türkçesi: “Ruhu geceleyin ağlayan bir bebekti.”

“If I were the moon, I know where I would fall down.”

Türkçesi: “Ay ışığı olsaydım nereye düşeceğimi bilirdim.”

Lawrence, D. H. (2008). The Rainbow. Oxford University Press. Beauvoir, S. (1989). The Second Sex. Vintage Books. Millet, K. (2000). Sexual Politics. University of Illinois Press.

Yazar:

Sadece kitaplar üzerine... | METU FLE

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s