Heart of Darkness(Karanlığın Yüreği)- Joseph Conrad

Herkese merhaba. Yine modernizmin önemli yazarlarından Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness” (Karanlığın Yüreği) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Wordsworth Classics yayınlarından okuduğum bu kitapta Heart of Darkness’a ek olarak iki adet hikaye bulunmakta. Bunlardan ilki Heart of Darkness’a geçmeden hemen önce karşılaştığımız, Heart of Darkness’ın ana karakteri Charlie Marlow tarafından anlatılan “Youth (Gençlik)” ve diğeri de “The End of the Tether”. Bu baskıda şimdilik sadece Heart of Darkness’ı okumama rağmen bu üç hikayenin bir arada verilmesinin bir amacı var. The Youth’ta genç bir adamın Doğu’ya ilk yolculuğunu, o tazeliği tadarken Heart of Darkness’ta acıyı ve kederi, The End of the Tether’da da yıpranmışlığı gözlemliyorsunuz. O yüzden belki de bu üç hikayeyi art arda ve sindirerek okumak sizlere daha iyi bir okuma tecrübesi sunabilir.

Emperyalizmin, ırkçılığın, kolonileşmenin ve köleleştirmenin karanlık yüzünü bizlere gösteren Heart of Darkness’ta olayları, Thames Nehri’ne demir atmış ve denizin çekilmesini bekleyen The Nellie adlı filikada, Marlow’un anlattıklarına kulak veren bir kişinin gözlerinden görüyoruz gibi gözükse de kitabın asıl anlatıcısı Marlow.  Conrad’ın Lord Jim ve Chance adlı kitaplarının da anlatıcısı olan Marlow, Heart of Darkness’ta filikadaki arkadaşlarına fildişi ticareti yapan bir şirkete nasıl tekne kaptanı olarak alındığını ve Kongo Nehri üzerinden Kongo’ya olan yolculuğunu, bu yolculuk sırasında şirketin bölgenin yerlilerine karşı olan acımasız davranışlarını ve onları köle gibi çalıştırıp nasıl sömürdüklerini anlatır. Aslında Marlow’un başından geçen tüm bu olaylar Joseph Conrad’ın 1890’da Kongo’yu ziyaretinde yaşadıklarının yansıması bizlere. Sömürgeciliğin kurbanı Polonya’da doğup büyüyen Conrad, tıpkı Marlow gibi Belçika’da bir ticari şirket tarafından Kongo’daki koloniye görevlendiriliyor fakat asıl görevi gemi kaptanlığı olmamasına rağmen dönüş yolculuklarında gemi kaptanının hastalanması üzerine dümeni eline almak mecburiyetinde kalıyor. Kongo’ya yolculuğu sırasında hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı oldukça bozuluyor şahit olduğu manzaralar yüzünden Conrad’ın. İşkenceler, katliamlar… Karanlık bir dünyayla karşı karşıya kalıyor Conrad ve çocukluğundan beri bu tür sömürüleri tecrübelemiş biri olarak Kongo’da gördüklerini yazıya döküyor. Afrikada’dan dönüşünden 8 yıl sonra, 1898 yılında yazdığı bu hikayeye kadar Kongo’daki koloninin kurucusu Belçika Kralı II. Leopold’ın ve oraya gönderilen kişilerin yerli halka yaptığı zulümler ve hatta katliamlar bastırılmaya ve gizlenmeye çalışılıyor. Sömürgeciliğin ve vahşetin sesi olan Conrad sayesinde birçok insan daha önce hiç görmedikleri Kongo yerlilerinin yaşadığı işkenceleri hissediyor içlerinde, hiç görmedikleri bu karanlık dünyanın yüreğine doğru bir yolculuğa çıkıyor. İçlerinde gitgide büyüyen bu karanlık ve husursuzluk hissi kendilerine de anlamsız, yalnız ve boş bir hayat yaşadıklarını hatırlatıyor. Hayatın acımasız döngüsünde değersizleşen, yitip giden benliklerini geri kazanmak için bir savaş veriyorlar. Yani aslında bu sadece Kongo’ya değil kişilerin kendi iç dünyalarına da yaptıkları bir yolculuk.

Kitaptaki en önemli temalardan birisi olan deliliği, yabancı bir bölgede neredeyse yalnızlığa terk edilen Mr. Kurtz adlı karakterde gözlemliyoruz. Onun geçmişine dair elimizde pek bilgi olmamasına rağmen şirket tarafından Kongo’ya gönderildikten sonra daha fazla fildişi elde etmek adına yerli halkı nasıl sömürdüğünü Marlow’dan dinliyoruz. Kitabın 3. kısmına kadar görüşmemiş olmalarına rağmen etrafındaki birçok insandan Kurtz’ün ne kadar mükemmel ve başarılı biri olduğuna dair duydukları sonucunda Kurtz Marlow için bir saplantı haline geliyor. İçine karanlık bir bulut gibi çöken Kurtz’le içsel konuşmalar yapıyor ve bu mükemmel insanla gerçek dünyada karşılaşabilmek, onun sesini duyabilmek için yanıp tutuşuyor. Fakat içten içe zehirliyor Kurtz onu. İçinde devamlı Kurtz’ün de son sözleri olan “The horror! The horror!” (Korku! Korku!) çığlığını duyması, kendinin de bir çukura gömüldüğünü hissetmesi ve sonrasında hastalanışı Kurtz’ün Marlow’un iç dünyasında yaşamaya devam ettiğini gösteriyor bizlere. Marlow kitabın başlarından beri Kurt’ün deliliğinden bahsediyor ve yaptığı o vahşetlere ve zulümlere şahit oldukça bizler de Kurtz’den nefret ediyoruz. Fakat şirketin onu sosyal çevresinden, nişanlısından uzakta, yabancı bir bölgede yalnızlığına terk etmesi ve davranışlarından dolayı hesap verecek kimsesinin olmaması, Marlow’un tahminlerine göre belki de fakirliğin yarattığı hırsla fildişi ticaretini hayatının en önemli parçası haline getirmesi, şirketin sürekli olarak onun methodlarını uygunsuz bulması ve Kongo’da edindiği bilgilere ulaşmak için ellerinden gelen yola başvurmaları gibi nedenlerden Kurtz değil asıl suçlunun şirket olabileceğini de gösteriyor bizlere Conrad. Bu durumda da kimin suçlu olduğuna karar vermek siz okurlara düşüyor.

Citizen Kane’deki Charles Foster Kane karakterine, modern insanın içindeki boşluğu, I. Dünya Savaşı’nın ardından derin bir umutsuzluğa kapılan Avrupa toplumunu anlatan T.S. Eliot’un 1925’te yayınladığı “The Hollow Men”(İçi Boş Adamlar) şiirine —”Mistah Kurtz – he dead.” — ve daha birçok filme ve kitaba ilham olan Heart of Darkness, Nijeryalı yazar Chinua Achebe gibi birçok kişi tarafından da eleştiri almış. Achebe kitabın Afrika yerlilerini aşağıladığını, xenophobianın (yabancılardan nefret etme) kitap boyunca hissedildiğini ve kitapta Afrika’nın, Avrupa’nın ve Batı medeniyetinin zıttı olarak gösterildiğini dile getirmiş. Achebe’ye Afrika yerlilerinin daha geri plana atıldığı ve vahşi olarak gösterildikleri için aşağılandığı konusunda katılıyorum. Kitapta kimlerin daha vahşi olduğunu apaçık bir şekilde gördüğümüzü düşünüyorum. Fakat yukarıda da bahsettiğim üzere Afrika yerlileri, Kongo’da yaşanan vahşetler ve sömürgecilik düzenine karşı insanları bilgilendirdiği, onların bu düzene karşı bakış açılarını değiştirmesini ve onlarda farkındalık yaratmayı sağladığı için Heart of Darkness’ı çok değerli bir kitap olarak görüyor ve bir an önce okumanızı tavsiye ediyorum. Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ederim. Sevgiyle kalın, sağlıklı kalın.

“I have wrestled with death. It is the most unexciting contest you can imagine. It takes place in an impalpable greyness, with nothing underfoot, with nothing around, without spectators, without clamour, without glory, without the great desire of victory, without the great fear of defeat, in a sickly atmostphere of tepid scepticism, without much belief in your own right, and still less in that of your adversary.”

Türkçesi: “Ölümle boğuştum. Düşünebileceğiniz en yavan, en heyecansız mücadeledir bu. Elinizle tutup kavrayamayacağınız bir bulanıklığın içinde, ayağınızı basacağınız bir zemin ve çevresinde hiçbir şey olmayan, izleyiciden, gürültüden, şan ve şöhretten, o büyük kazanma ve zafer arzusundan, büyük mağlubiyet korkusundan yoksun, donuk, hissiz bir kuşkuculuğun hastalıklı ortamında, kendi çaba ve becerinize pek inancınız olmadan ve hatta hasmınızın çabasına daha da az inanarak yaşanan bir mücadele.”

A Room With a View (Manzaralı Bir Oda)- E.M.Forster

Herkese merhaba. E.M. Forster’ın “A Room with a View” (Manzaralı Bir Oda) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Bu kitap yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve akıcılığı, etkileyici üslubuyla beni daima kalbinde tutan bir kitap oldu. Adeta odamın penceresinden doğanın o güzel manzarasını izler gibi izledim Edward döneminin kalbinde, Kraliçe Victoria’nın ölümünden hemen sonraki bu yaklaşık 10 yıllık süreçte gerçekleşen olayları. Kraliçe Victoria’nın 63 yıllık hakimiyetinden sonra İngiltere’nin nasıl bir havaya büründüğünü, 19. yüzyıl kadınının toplumdaki yerinin bu yeni asıra geçişte herhangi bir değişime uğrayıp uğramadığını gözlemleme fırsatı buldum bu roman aracılığıyla. Romana hakim olan ana tema aşk fakat karakterler arasındaki sosyo ekonomik ve toplumsal statü farklılıklarını, kadınların nasıl davranması gerektiğine dair baskı ve kısıtlamaları da bize hissettirmiş Forster. Kendisi modernizm döneminde yaşamasına rağmen dönemin diğer önemli yazarları Virginia Woolf ve James Joyce gibi bilinç akışı tekniği kullanmamış bu romanında. Bu da kitabı daha kolay okunur yapıyor okurlar açısından. Roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde olaylar İtalya’da geçerken ikinci bölümde İngiltere’de geçiyor. İlk bölümde tanıştığımız Lucy Honeychurch, Charlotte Barlett, Mr. Emerson, George Emerson, Arthur Beebe, Cuthbert Eager, Eleanor Lavish, Catherine ve Teresa Alan’a kitabın ikinci bölümünde Cecil Vyse, Mrs. Vyse, Freddy Honeychurch, Sir Harry Otway ve Minnie Beebe ekleniyor. İlk bölümde Pension Bertolini’de tanışan bu karakterlerin bazıları bizzat varlıklarıyla, bazıları da mektupları aracılığıyla hissettiriyor bize kendilerini. Yani bir şekilde Pension Bertolini’nin romanın bu büyülü dünyasına attığı demir hiçbir şekilde sökülmüyor.

“Kendine Ait Bir Oda”’yı analiz ettiğim yazımda Virginia Woolf’un Bloomsbury Grubu’yla olan ilişkilerinden bahsetmiştim. Edward Morgan Forster da bu gruba mensup bir yazardı ve benim onunla tanışıklığım modernizm dönemine dair yaptığım araştırmalara ve insan hakları, feminizm, politika, sanat gibi konuların konuşulduğu ve tartışıldığı bu gruba dair edindiğim bilgilere dayanıyor. Bildiğiniz üzere romanda gerçekleşen olayların ne olduğu ve nasıl yaşandığına ek olarak ne zaman ve nerede yaşandığı da önemli. Bu yüzden yazarın hayatı ve yaşadığı toplumun izlerini romanlarına nasıl yansıttığı da bir o kadar önemli. Bir romanı daha iyi anlamak için yazarın hayatına dair de bilgi sahibi olmamız büyük önem arz ettiği için sizlere kısaca Edward Morgan Forster’ın kim olduğundan bahsedeceğim. Edward Morgan Forster 1879-1970 yılları arasında yaşamış İngiliz kısa hikaye ve roman yazarı. Babasını erken yaşta kaybetmesi sebebiyle annesi tarafından yetiştirilmiş ve daha sonraları devlet okulları hakkındaki eleştirilerinin odağı olan Tonbridge’de yatılı eğitim görmüş. Hayata dair yeni bakış açıları kazanmasını sağlayan ve ilgi ve yeteneklerini keşfettiği King’s College’ta eğitimine devam eden Forster’ın Akdeniz kültürüyle ilk karşılaşması da orada olmuş. King’s College’tan mezun olduktan kısa bir süre sonra yazarlığa başlayan Forster’ın romanlarının ana teması da çoğunlukla sınıf farklılıkları ve bu farklılıkların insan ilişkilerini nasıl zorlaştırdığı üzerinedir. Hayatı boyunca altı roman yazmış Forster, hepsi birbirinden değerli ve çoğu yaşamı boyunca Avrupa, Mısır ve Hindistan’a yaptığı ziyaretlerden izler taşıyor. Mesela 1924’te yayınlanan son romanı “A Passage to India” (Hindistan’a Bir Geçit)’ı adından da anlayabileceğimiz üzere Hindistan’a yaptığı ziyaretlerinde yaşadığı tecrübelerini biz okurlara aktarmak amacıyla kaleme almış. Aynı şekilde “A Room with a View” (1908) ’de de olayların zaten İtalya ve İngiltere’de geçtiğinden bahsetmiştim daha önce. Forster’ın diğer romanları da “Where Angels Fear to Tread” (1905), “The Longest Journey” (1907), “Howards End” (1910) ve ölümünden hemen sonra yayınlanan “Maurice” (1971)’tir.

Dönemin yazarlarından oldukça farklıydı Forster, kadınların ve erkeklerin hayal güçlerini diri tutmak için yaşadıkları yerlerle daima temasta kalmaları gerektiğine inanırdı. Belki de bu yüzden “A Room with a View”de Lucy İtalya’nın büyüleyici dünyasından kopup ikinci bölümde yaşadığı Windy Corner’a geri dönüyor. İtalya’ya dair anılarını tekrar beyninde canlandırabilmek, vücudunun en uç noktalarını bile oraya tekrar gitmenin vereceği mutlulukla titretebilmek için. Fakat hep kaçtığı biri var Lucy’nin, George Emerson. Onunla tekrar karşılaşma hissi ve aralarında olup bitenlerin başkaları tarafından öğrenilecek olmasının ona verdiği huzursuzluk beynini o kadar meşgul ediyor ki bir süre sonra artık İtalya’ya dair anılarını da unutmaya başlıyor. Tekrar gitmeli oraya, yeniden tazelemek için hatıralarını. Ki gidiyor da, kitabın en sonunda Pension Bertolini’nin o manzaralı odasından dışarıyı seyrederken buluyoruz onu.

 E.M.Forster’ın kitaplarının en önemli parçası anlatıcısı. Karakterlerin hayatlarını, hislerini bize aktaran, varlığını bir şekilde verdiği bilgilerle ve karakterlerin hayatlarına yaptığı müdahalelerle bize hissettiren bir kişi. “A Room with a View”de de anlatıcının aslında olayların seyrini ufacık bir müdahalesiyle nasıl değiştirdiğini ve tüm bunların romana nasıl etkileri olduğunu görüyorsunuz. Kitabı etkisi altına alan en önemli unsurlardan birisi zıtlıklar. Özellikle aydınlık ve karanlığın olaylar ve karakterler üzerindeki yansımalarını görüyoruz bu roman boyunca. Romanın birinci kısmında Lucy’nin aydınlığa doğru yürüyüşünü ve içsel zenginliğini görürken ikinci kısımda karanlık tarafından ele geçirilişini görüyoruz. Kuzeni Charlotte Barlett aracılığıyla da Lucy’nin hayattaki mutlu olabileceği şeyleri elinin tersiyle itmesi durumunda oluşabileceği otuz yıl sonraki halini görüyoruz. Bu aydınlık ve karanlık zıtlaşması sadece karakterlerin ruh durumları veya davranışlarına değil doğanın kendisine de yansımış. Romanın bir kısmında ilk başta güneşli bir hava hakimken bir süre sonra yaklaşan kara bulutların ve fırtınanın hissedilmesi de bu zıtlaşmanın bir örneği. Aslında Forster yaşam ve ölüm arasında geçen o sürede yaşadığımız bütün gelgitlerin, hatta yaşam ve ölümün ta kendisinin doğadaki bu döngüye benzediğini, bu döngülerin bir bütünü oluşturduğunu göstermek istemiş bizlere.

“A Room with a View”’in ayrıca 1985 yapımı bir filmi var. Birçok ödül kazanmış bu filme Lucy rolüyle Helena Bonham Carter, George rolüyle Julian Sands, Charlotte Barlett rolüyle Maggie Smith ve daha birçok oyuncu hayat veriyor. Ben de henüz seyretmedim fakat izlenecekler listeme almış bulunmaktayım. Sizlerin de bir göz atmanızı tavsiye ederim.Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ederim. Sevgiyle kalın, sağlıklı kalın.

“We cast a shadow on something wherever we stand, and it is no good moving from place to place to save things; because the shadow always follows. Choose a place where you won’t do harm – yes, choose a place where you won’t do very much harm, and stand in it for all you are worth, facing the sunshine.”

Geceyi Anlat Bana- Djuna Barnes

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere Djuna Barnes’ın “Geceyi Anlat Bana” adlı kitabından bahsedeceğim. Djuna Barnes modernizm dönemini araştırmaya başladığım zamanlarda karşıma çıkan ve en bilinen eseri “Nightwood”un Sel yayıncılıktan çevirisini görmemle bende büyük bir ilgi uyandıran bir yazar. Öncelikle Djuna Barnes’ı bilmeyenler için kısaca kim olduğundan bahsetmek istiyorum. Djuna Barnes 1892-1982 yılları arasında yaşamış, modernizm dönemine büyük katkılar sağlamış Amerikan yazar. 1913’te kariyerine gazateci olarak başlamış ve aynı zamanda gazete ve dergiler için çizimler de yapmış. Daha sonraları şiirlerini ve düz yazılarını edebiyat dergilerinde yayınlamaya başlamış ve 1915’te şiirlerini “The Book of Repulsive Women” adlı kitabında toplamış. Yaşadığı süre boyunca İngiltere, Paris, New York ve Kuzey Amerika’ya ziyaretlerde bulunmuş ve “Geceyi Anlat Bana”da da bu ziyaretlerin yansımalarını-özellikle Paris-apaçık görmemiz mümkün. Djuna Barnes’in diğer önemli eserleri A Night Among the Horses(1929), Ladies Almanack(1928) ve Ryder(1928) fakat Türkçe’ye çevrilen tek eseri “Nightwood”(Geceyi Anlat Bana).

“Geceyi Anlat Bana”yı almaya beni iten şey aslında “The Millions”un okunması en zor 10 kitap listesi. Bu listedeki kitapların bir kısmının modernizm dönemine ait olduğunu biliyorum ve şu sıralar odaklandığım dönem modernizm olduğu için bu kitabı bir an önce alıp okumak istedim. Aslında bir yandan da bu listenin neye göre yapıldığını, yani bu kitaplarda okuyucuyu zorlayan şeylerin neler olduğunu öğrenmek istiyorum. O yüzden elimden geldiğince bu listedeki bütün kitapları okumaya çalışacağım.

Kitap T.S. Eliot’un önsözüyle ve Jeanette Winterson’ın sunuşuyla başlıyor. Zaten bu iki değerli kişinin de kitaptan bu kadar övgüyle bahsetmeleri, T.S. Eliot’un kitabın defalarca kez okunması gerektiğini vurgulaması sebebiyle kitabın bana çok şey katacağını ve beni çok etkileyeceğini anlamıştım. “Geceyi Anlat Bana” beni hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmayan, çok zevk aldığım bir kitap oldu. Jeanette Winterson’ın ifadesiyle “içinde bir incinin eridiği kadehten içmek” gibiydi onu okumak. Kitapta öylesine betimlemeler, benzetmeler ve kişileştirmeler var ki okuduğunuz çoğu satırı birkaç kez daha okumanız gerekiyor bu satırları derinlemesine anlamak için. Kitap modernizm döneminde yazılmış fakat Virginia Woolf’taki gibi yoğun bir bilinç akışı tekniği göremiyoruz ve kitaptaki zaman akışı da olayların gerçekleşme sırasına göre şekillenmiş. Bu yüzden bu kitabı modernizmin önemli eserlerinden biri yapan ve The Millions’un listesinde zirveye taşıyan şeyin Djuna Barnes’ın olağanüstü üslubu ve kişileştirme ve benzetme gibi edebi sanatları kitaba çok başarılı bir şekilde yedirebilmesi olduğunu düşünüyorum.

Gecenin ve acının kitabı diye de tasvir edebileceğimiz “Nightwood” (Geceyi Anlat Bana), bazı edebi düşünürlere göre adını Night yani gece ve wood yani Djuan Barnes’ın ressam sevgilisi Thelma Wood’un birleşiminden alıyor. Ayrıca kitap Djuna Barnes ve Thelma Wood’un ilişkisini ve ayrılık sürecini yansıtması nedeniyle otobiyografik olarak kabul ediliyor. Djuna Barnes’ın 1936’da yayınladığı bu kitabı çoğunlukla Paris’te geçiyor. Kitabın ana karakteri Robin Vote’u kendine çeken, kendi benliğini aradığı bir dünya burası. Kah tesadüfen karşılaştığı bir yabancıya sarıldığı kah sarhoş bir şekilde polisler veya dilenciler tarafından tehdit edildiği bir dünya. Robin Vote’un gecelerini geçirdiği, çoğu zaman eve uğramadığı bu dünyanın gizemini çözmek, onu bu dünyaya çeken şeyi anlamak için adeta bir köpek gibi Robin’in izini süren Nora Flood’a rastlıyoruz kitapta. Bir zamanlar sevgili olduğu fakat daha sonra Jenny Petheridge’in pençelerine kaptırdığı Robin’e olan aşkından dayanılmaz bir acı çeken, her gece umutsuzca Robin’in gelmesini bekleyen, aradan yıllar geçse de onu bir türlü unutamayan Nora Flood. Kitapta bir de benim en sevdiğim karakterlerden biri olan, ilk kez Robin Vote’un bir zamanlar evli ve Guido adında çocuğunun olduğu Baron Felix’in, Berlin’de Kont Onatoria Altamonte’yi ziyareti sırasında karşılaştığı Doktor Matthew O’Connor var. Aslında Djuna Barnes’ın bu mükemmel tasvirlerininin çoğunu Nora Flood’un sırdaşı, alçak gönüllü jinekolog Matthew aracılığıyla görüyoruz. Hayatta ona yolunu bulduran şey sözcükler, belki de bu yüzden herkes Matthew’e dert anlatma peşinde fakat onun ne derdi olduğunu soran yok. Bu da Matthew’i en sonunda çıldırmanın eşiğine getiriyor ve ağzından şu cümle dökülüyor: “Artık duymak istediğiniz her şeyi duydunuz, rahat bırakamaz mısınız beni artık, gidemez miyim?”

Kitapta her karakterin birbiriyle olan ilişkisi tesadüften ibaret. Matthew ve Baron Felix’in Robin Vote’la tanışması, Robin Vote’un Nora Flood ve Jenny Petheridge ile karşılaşmaları hep tesadüfen gerçekleşiyor. Aslında karakterlerin her biri birbirine yabancı ama aralarındaki bağ o kadar güçlü ki… Her birinin bir hayal kırıklığı var, içinde dolduramadığı bir boşluk ve her biri gecenin gölgeyi gizleyişi gibi gizliyor hayatındaki acıları, kusurları. Bazıları içine gömüyor haykırışlarını, bastırıyor feryatlarını. Bazıları da bir nebze de olsa rahatlamak için dışına akıtıyor içindeki zehri. Bu zehir tek bir kişi, Robin Vote. Her bir karakterin hayatının ortak noktası Robin Vote. Her bir karakter bu zehrin tadına bakıyor ve içten içe ölüyor. Hayatları bir noktada dayanılmaz bir acı veriyor onlara. Peki herkesin hayatında böylesine etki bırakan Robin Vote mu suçlu yoksa onu bu hale getiren karanlık toplum mu? Felix’i dışlayan, Matthew’i erkek rolüne sokmaya ya da Robin, Nora ve Jenny’i heteroseksüel ilişki yaşamaya zorlayan ve normlarına uymadığın için seni aşağılayan toplumda değil mi bütün suç?

İşte “Geceyi Anlat Bana”da, kadınların birbirine olan aşkının anlatıldığı, eşcinsel edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan ve Dylan Thomas’ın “bir kadının yazdığı en büyük üç düzyazı metninden biri” dediği bu kitapta Djuna Barnes toplumun insanlara, cinsel kimliklerine dayattığı baskılara ve önyargılara tepki göstermiş ve toplumun bu baskılarının insanları nasıl karanlığa sürüklediğini ve onlara acı ve keder içinde nasıl bir hayat sürdürttüğünü kitaptaki bu beş karakter aracılığıyla bizlere göstermiş. Toplumun baskıları altında ezilmiş, kendi benliklerini arayan bu karakterlerin hayatlarını keşfetmek ve onların acılarına ortak olmak isterseniz sizi gecenin yolculuğuna beklerim. Sevgiyle kalın.

“Kemiklerimiz ancak üzerlerinde ten oldukça sızlar. İstersen hasta bir kadının şakaklarındaki deri gibi gerip incelt onu, yine kemikleri sızlatmaya ve yerinden oynatmaya yarar; işte gece de sırf işkence çeksin diye günün başının üzerine geçirilmiş bir deridir. Gece eriyip gidene kadar huzur bulamayız; gecenin öfkesi ateşini söndürene kadar.”

Mrs Dalloway – Virginia Woolf

Herkese merhaba. Sevgili Virginia’mın yine çok sevdiğim bir kitabı “Mrs Dalloway” in incelemesiyle karşınızdayım. Fark ettiğiniz üzere bir süredir art arda Virginia Woolf incelemeleri yapıyorum. Bunun sebebi de bu yılımı Virginia Woolf’a ve olabildiğince çok eserini okumaya adamış olmam. Aslında geç kalınmış bir yazı bu, zira kitabı bitireli yaklaşık bir hafta oldu. Sıcağı sıcağına başına geçip yazmak isterdim yazımı fakat stajın yoğunluğu ve birçok sınava girip çıkıyor olmam dolayısıyla bir türlü tam anlamıyla fırsat bulamadım. Zaten alelacele bir yazı çıkarmak da en son isteyeceğim şey olur çünkü bir kişinin bile bu kitaplara dair ufacık bir merak uyandırabilsem içinde, “İşte şimdi yazdığıma değdi” derim kendi kendime.
Bildiğiniz üzere “Mrs Dalloway” Virginia Woolf’un şimdiye kadar okuduğum üçüncü kitabı ve bir önceki okuduğum ve okunması en zor kitaplar listesinde yer aldığından bahsettiğim “To the Lighthouse”(Deniz Feneri)a göre gerçekten okunması ve anlaşılması daha kolay bir kitap. Belki de zaten tam da bu nedenden dolayı çoğu okur bu kitabı öncelikli olarak okumayı tercih ediyor. 1925’te yayınlanan bu kitap adını kitabın ana karakteri Clarissa Dalloway’den alıyor. Kitap Clarissa Dalloway’in, düzenleyeceği parti için çiçek almak üzere evinin bulunduğu Westminster’dan çıkıp Londra sokaklarına ziyaretiyle başlıyor ve kitapta sadece bir gün içinde (Eleştirmen Harvena Richter’ın iddiasına göre 13 Haziran 1923, Çarşamba) nükseden olaylar anlatılıyor. Bu hususta Virginia Woolf’un, bir diğer önemli modernist yazar olan James Joyce’tan ve onun en değerli eserlerinden birisi olan Ulysses’ten ilham aldığını söylemek mümkün çünkü Ulysses’te de ana karakter Leopold Bloom’un bir günlük Dublin gezisine şahit oluyoruz. Mrs Dalloway’de ayrıca T.S. Eliot’un “The Waste Land”(Çorak Ülke) adlı şiirinden, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness”(Karanlığın Yüreği) adlı eserinden, Shakespeare’in “Cymbeline” ve “Othello”’sundan ve daha birçok yazar ve eserinden yankılar görmek mümkün. Bu sebeple çok zengin bir kitap Mrs Dalloway, romanın diline ve ritmine adeta hayat katmış bu yankılar ve incelikle, titizlikle örülmüş karakterler arası bağlar. Kitapta yaşam ve ölüm, savaş, psikolojik sıkıntılar ve varoluşsal sancılar, biseksüellik, din, sosyal statü farklılıkları, feminism gibi birçok temaya değiniliyor. Ayrıca Big Ben’in her vuruşunda tekrar eden “The leaden circles dissolved in the air” (Kurşun halkalar havada çözüldü) dizelerinden de zaman olgusunun romanda ne kadar büyük bir önem taşıdığını görmek mümkün.
Beni kitapta en çok etkileyen karakterlerden birisi Septimus Warren Smith oldu. Toplum tarafından adeta çocuk yerine konulan (Hani bazı insanlar çocukların yaşça ve bedenen küçük olmalarını bahane ederek onların fikirlerini dinlemez, onları geçiştirir ya aynı o şekilde) ağzından çıkan sözlerin dikkate alınmadığı ve sürekli iletişim kurabilmek için kendine bir pencere arayan ve en sonunda ona kavuşan bir karakter Septimus. Hiç karşılaşmamalarına rağmen, Clarissa Dalloway’in ikizi görevini gören, Clarissa Dalloway’in acılarının ve kederlerinin yüklendiği bir gölge Septimus. I. Dünya Savaşı’nın toplumda ve bireyde bıraktığı izleri, travmaları da Septimus’un acı içinde geçen günlerinde görmek mümkün. Aslında Virginia Woolf, Septimus’un travma sonrası manik depresif hallerini, kendi kendine konuşmalarını ve inişli çıkışlı ruh hallerini biz okuyuculara yansıtarak ve Septimus’u iyileştirmek üzere görev yapan ama bu konuda hiç de başarılı olamayan Holmes ve Bradshaw’u bizlere tanıtarak tıp dünyasına ağır bir eleştiride bulunmuş. Burada bir nevi Virginia Woolf’un kendi yaşamının izlerini de görüyoruz zira Woolf da ağır ruhsal çöküntüler ve psikolojik sıkıntılar çekmesine rağmen doktorlardan hiçbir şekilde fayda görememiş, aksine yanlış tedavilere kurban gitmiş birisi. Yaklaşık iki ay önce Virginia Woolf’un hayatına dair çok ilginç bir blog gönderisiyle karşılaştım ve Woolf’un psikiyatrı George Savage’in ruhsal ve daha birçok hastalığın dişteki enfeksiyondan kaynaklanabileceğine dair sunduğu teoriden ve enfekte olmuş dişin çekilmesiyle hastalıkların ortadan kaldırılabiliceğine olan garip düşüncesinden bahsediliyordu. Hatta 11 Haziran 1922’de Virginia Woolf günlüğüne 3 adet dişini boşu boşuna kaybettiğini yazmış. Virginia Woolf’un bütün bu kötü tecrübeleri ve tıp dünyasına ve doktorlara olan inançsızlığı, biyografi yazarlarından Harold Bloom’a göre Mrs Dalloway’deki tam da bahsini ettiğimiz Holmes ve Bradshaw karakterlerine can vermiş ve özellikle Bradshaw’in “Proportion” adındaki felsefesi ve hastalarına karşı ilgisizliği yoluyla daha detaylı bir şekilde biz okurlara aktarılmıştır.
Romanın baş karakteri Clarissa Dalloway aslında “Mrs Dalloway”den çok önceleri yaratılmış ve “Mrs Dalloway” olana kadar birçok değişime uğramış bir karakter. Virginia Woolf’un 1915’te yayınladığı ilk romanı “The Voyage Out”(Dışa Yolculuk)ta karşımıza çıkıyor ilk olarak ve sadece kısa bir süreliğine, Euphrosyne adlı gemiye binerken tanışıyoruz onunla. Bir nevi “Mrs Dalloway” romanı için taslak niteliği taşıyan, Woolf’un 1923’te yazdığı “Mrs Dalloway in Bond Street”(Mrs Dalloway Bond Caddesi’nde) adlı kısa hikayesinde Clarissa Dalloway’i bu sefer çiçek değil de eldiven almak üzere Londra sokaklarına çıkmış görüyoruz ve “Mrs Dalloway”in ilk cümlesi “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself.”(Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi) iken “Mrs Dalloway in Bond Street”in ilk cümlesi “Mrs Dalloway said she would buy the gloves herself.”(Mrs Dalloway eldivenleri kendisinin alacağını söyledi) oluyor. Ayrıca bunlara ek olarak Virginia Woolf’un kitabın adından Haziran 1923’e kadar “The Hours”(Saatler) olarak bahsettiği de günlüğünde yer alan bir diğer detay. Belki denk gelmişsinizdir, Michael Cunningham’ın 1998’de “Mrs Dalloway” romanından ilham alarak yazdığı ve Pulitzer Edebiyat Ödülü kazandığı “The Hours” isimli bir kitabı var. 2002 yılında da başrolünde Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’ın oynadığı bir film adaptasyonu mevcut. Kitabı okuduktan sonra izlememin daha etkili olacağını düşündüğümden ertelemiştim bu filmi izlemeyi fakat artık izlememin vaktinin geldiğini düşünüyorum. İsterseniz sizler de bir göz atabilirsiniz.
“Mrs Dalloway” beni birçok yönden geliştiren bir kitap oldu. Buralar daha birçok Virginia Woolf kitabıyla dolacak gibi görünüyor çünkü gerçekten de kendisi vazgeçebileceğim bir yazar değil. Dili çok güçlü, betimlemeleri, benzetmeleri, göndermeleri adeta titizlikle işlenmiş. Daha önce hiç Virginia Woolf okumadıysanız bir an önce başlamanızı öneririm çünkü hayatınıza birçok şey katacağı ve olaylara farklı pencerelerden bakmanıza yardımcı olacağı kesin. Detaylı bir okuma rehberi için önceki Virginia Woolf yazılarımı ziyaret edebilirsiniz. Sevgiyle kalın.

“She felt somehow very like him-the young man who had killed himself. She felt glad that he had done it; thrown it away while they went on living. The clock was striking. The leaden circles dissolved in the air. But she must go back. She must assemble.”

Türkçesi: “Kendini bir şekilde o genç adam gibi hissediyordu-kendini öldüren o genç adam gibi. Genç adamın yaptığına memnun oldu-hayatı öylece fırlatıp atmasına. Saat vuruyordu. Kurşun halkalar havada çözüldü. Genç adam güzelliği hissetmesini sağlamıştı; işin keyfini. Ama dönmeliydi artık. Toparlanmalıydı.”

To the Lighthouse (Deniz Feneri) – Virginia Woolf

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere 20.yüzyılın en önemli eserlerinden biri kabul edilen, Virginia Woolf’un To the Lighthouse (Deniz Feneri) adlı kitabından bahsedeceğim. Virginia Woolf’un “A Room of One’s Own”(Kendine Ait Bir Oda) isimli makalesinden sonra okuduğum ikinci kitabı “To the Lighthouse”.  “A Room of One’s Own”dan sonra daha fazla Virginia Woolf dozu almak ve uyuşturulmak, onun yarattığı mucizevi dünyada kaybolmak, bulunmamak istiyorum dedim kendi kendime ve hangi kitabıyla devam etmek bu Virginia Woolf aşkımı daha da derinleştirir derken detaylı bir araştırma sürecinin içine girdim. İşin içinden çıkamayınca da bölümümden bir hocama danıştım ve onun tavsiyesini izlemeye karar verdim. “To the Lighthouse” ile ilgili detaylı araştırma yaparken “The Millions” isimli edebiyat haberleri yapan bir sitenin uzun yıllar yaptığı araştırma sonucunda “To the Lighthouse”un okunması en zor 10 kitap arasında yer aldığını gördüm. Bu durum hiçbir şekilde gözümü korkutmadı açıkçası, sizin de korkutmasın bence çünkü bu tür modernizm döneminde yazılan kitaplar tam olarak kendinizi vermeden anlaşılabilecek kitaplar değil. Yani eğer amacınız yoğun iş veya okul temposu sonrası rahatlamaksa bu döneme dair bir kitap seçerek bunu başaramayacağınızı düşünüyorum.

Birçok insan ya bu kitabı beğenmediğini ya da hiçbir şekilde anlayamadığını söylüyor. Okuma tecrübelerim sonucunda gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu kişilerin en büyük sıkıntı duydukları nokta ya bir olay örgüsü aradıkları için kitapta istediklerini bulamamaları ya da kitapta kullanılan tekniklerden haberdar olmadıkları için kitabı derinlemesine anlayamamaları. Kitapta karakterler, onların duygu ve düşünceleri yer, mekan ve zaman kavramlarından çok daha ön planda tutulduğu ve kitapta belirli bir düzen olmadığı için birçok okuyucu- tabi ki yukarıda belirtmiş olduğum araştırmanın da varlığından haberdar bir şekilde- bu kitabı “zor” kategorisine koyuyor ve kitapla ne zaman göz göze gelse ürküyor ve kaçıyor bu güzel maceraya atılmaktan. Bu yüzden bu kitabı okumadan önce sizlere tavsiyem bilinç akışı, zaman geçişleri ve olayların farklı karakterlerin bakış açılarından anlatılması gibi sınırları zorlayan, modernist yazarların kullandığı bu farklı tekniklerle ilgili derinlemesine bir araştırma yapmanız. Bu sayede kitabı okurken hiçbir zorluk çekmeyecek ve karakterlerin zihinlerinin içine derinlemesine dalıp hafıza saraylarını ziyaret ederken onları kendinizde hissedecek, kaybolup gideceksiniz.

Kitabı okuma sürecime değinecek olursam kitabı derinlemesine okuduğum için kullanılan teknikler beni hiçbir şekilde yormadı fakat beni tek yoran şey kitabı İngilizce okumamdan dolayı daha önce hiç duymadığım yüzlerce farklı kelimeyle karşı karşıya kalmamdı. Normalde okuduğum İngilizce kitaplarda kelimeleri sadece tahmin edip geçerken bu kitabı okurken devamlı sözlüğüm yanımdaydı ve bilmediğim kelimeleri kitaba teker teker not aldım. Bunu yapma sebebim de kitapta anlamını bilmediğim için es geçtiğim herhangi bir zarfın veya bir sözcük grubunun herhangi bir karaktere veya olaya bakış açıma çok büyük zarar verdiğini fark etmemdi. Bu süreçte ne kadar çok yorulsam da Virginia Woolf’un o muazzam kelime seçimlerine büyük hayranlık duydum. Zaten kitabı bu kadar güzel kılan bir diğer şeyin de olayları bize aktarırken veya betimlemelere başvururken titizlikle seçtiği kelimeler olduğunu düşünüyorum.

Kitapta beğendiğim bir diğer nokta da şiirlerden bazı alıntılara ve eski bazı hikayelere yere verilmesiydi. George Eliot, Jane Austen, Balzac veya John Locke gibi adını duyduğum veya daha önce eserlerini okuduğum birçok yazar veya filozofla karşılaşmak da beni çok mutlu etti. Kitapta birdenbire karşınıza çıkan bir alıntı veya kitabın ana karakteri Mrs. Ramsay’in oğlu James’e okuduğu Grimm masallarından özellikle “Balıkçının Karısı” masalının seçilmesinin romanın bütünlüğüne, romanda işlenen temalara ve duygulara da çok büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Kitabın genelinden bahsedecek olursam, benim için “To the Lighthouse” karakterlerin yaşayışlarını, hayata bakış açılarını, umutlarını, hayal kırıklıklarını gözlemleyebildiğim, savaşın insan yaşamı üzerindeki etkilerini tüm çıplaklığıyla göz önüne seren, hayatın anlamı ve ölüm üzerine derinlemesine düşünmemize neden olan olağanüstü bir okuma tecrübesi oldu ve Virginia Woolf’un büyülü kalemine ve ifade kabiliyetine beni daha çok bağladı. Feminizme, kadınların evlilikteki ve daha da önemlisi toplumdaki rollerine değinen bu kitapta Virginia Woolf’un “A Room of One’s Own”(Kendine Ait Bir Oda) isimli makalesinden de birçok izler bulmak mümkün. Kitap 3 kısma ayrılıyor: The Window (Pencere), Time Passes (Zaman Geçer) ve The Lighthouse (Deniz Feneri). Bu üç kısımdan benim en çok beğendiğim ikinci kısım oldu çünkü karanlığın, sessizliğin ve durgunluğun mükemmel bir betimlemesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz ve geçen on yıllık süreçte aslında romanın seyrini değiştirecek birçok önemli olayı da bu 13 sayfalık kısımda öğreniyorsunuz. Kitapta karakterler arasında çok fazla diyalog geçmiyor ve meydana gelen birçok olayın varlığını, karakterlerin birbirleri hakkındaki görüş ve düşüncelerini veya geçmişe dair izleri de karakterlerin düşünme sürecinde apaçık görüyorsunuz. Bu nedenle fikir, düşünce, duygular ve kelimeler arasında bir nevi elektriksel bir akımın oluştuğu dinamik bir roman diyebiliriz “To the Lighthouse” için.

Kitap Virginia Woolf’un hayatından da büyük izler taşıdığı için otobiyografik bir roman olarak tabir ediliyor. Romanda olayların geçtiği yer,Virginia Woolf’un yazları ziyaret ettikleri St. Ives’ten izler taşıyor. Romanın baş karakterleri Mrs. ve Mr. Ramsay de Virginia Woolf’un kendi anne ve babasının temel özelliklerini taşıyor. Hatta kardeşi Vanessa romanı okuduktan sonra annesi hakkında “Ölmüş birinin bu denli iyi canlandırılması bana neredeyse acı veriyor. Onun kişiliğinin o olağanüstü güzel yanını hissettirmeyi öylesine iyi başardın ki bu, dünyada yapılması en zor şey olmalı.” diyor. Kitapta Virginia Woolf’un hayatına dair bir diğer iz ise Mr. ve Mrs. Ramsay’in 8 çocuğu olması ve Virginia Woolf’un da 8 çocuklu bir ailede büyümesi. Ayrıca romanda James’in deniz fenerine gitme isteğini de Virginia Woolf’un kendi erkek kardeşi Adrian’ın deniz fenerine gitme isteğiyle bağdaştırmak mümkün. Romandaki diğer bir karakter olan Lily Briscoe da toplumun ve de Mrs. Ramsay’in baskılarına rağmen evlenmeyen, sanata ve hayata bakış açısıyla Virginia Woolf’un kendi görüşlerinden de izler bulabileceğimiz önemli bir karakter.

Kitabın belki de en önemli karakteri sayabileceğim James’e dair çok önemli bir psikolojik anekdotu da paylaşmadan yazıma son vermek istemiyorum. Daha kitabın ilk sayfasından da gördüğümüz “Had there been an axe handy, a poker, or any weapon that would have gashed a hole in his father’s breast and killed him, there and then, James would have seized it.” [1] sözlerinden de anlayabileceğimiz üzere daha henüz altı yaşında olan James, babası Mr. Ramsay’in egoistliği ve baskıcı kişiliğinden hiç haz etmiyor ve sürekli onu öldürmenin hayaliyle yaşıyor. Öte yandan annesi Mrs. Ramsay’e karşı derin bir sevgi ve saygı duyuyor. Psikolojide erkek çocuğun anneye karşı derin bir sevgi beslemesi ve babasının yerini almayı saplantı haline getirmesi durumuna Freud’un deyimiyle “Oedipus Complex”(Oedipus Kompleksi) diyoruz. Eğer bu tabirin kaynağını merak ederseniz de Sophocles’in “The Oedipus Rex” üçlemesini de okumanızı veya izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Daha “To the Lighthouse” hakkında yazacak o kadar çok şey var ki… Fakat şimdiden bile oldukça uzun bir yazı olduğu için kitap hakkındaki diğer her şeyi sizin yorumunuza bırakıyorum. Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür eder ve keyifli okumalar dilerim.

[1] “Balta ya da ocak demiri fark etmez, o an elinin altında babasının göğsünde delik açıp öldürebileceği herhangi bir silah olsaydı, James bir koşu kavrardı.”

“She looked up over the knitting and met the third stroke and it seemed to her like her own eyes meeting her own eyes, searching as she alone could search into her mind and her heart, purifying out of existence that lie, any lie. She praised herself in praising the light, without vanity, for she was stern, she was searching, she was beautiful like that light.”

Türkçesi: “Örgüsünden başını kaldırıp dışarı baktı, gözleri Fener’in üçüncü ışığıyla karşılaştı, kendi gözleriyle göz göze gelmiş gibi oldu; sanki bu ışık yalnız onun yapabileceği bir biçimde, tüm zihnini, tüm yüreğini karış karış tarıyor, o yalanı, tüm yalanları yok ediyor, temizliyordu. Bu ışığı övmekle kendini övmüş oluyordu; ama bu boşu boşuna bir kendini beğenmişlik değildi; çünkü kendi de tıpkı o ışık gibi eğilmezdi, durup dinlenmeden araştırırdı ve güzeldi.”

Dubliners (Dublinliler) – James Joyce

İrlandalı yazar James Joyce, tıpkı Virginia Woolf gibi bilinç akışı tekniğiyle eserler ortaya koyan 20.yüzyılın en önemli modernist yazarlarından biri. Eserlerinde çoğunlukla realizmi ön plana çıkaran Victorian yazarlarından farklı olarak gerçekliğin dışına çıkıp kitaplarındaki karakterlerin yaşayışlarını, aklından geçen fikir ve düşünceleri bize olduğu gibi yansıtan ve farklı teknikler deneyerek beynimizin sınırlarını zorlayan eserler ortaya koyan çok değerli bir yazar James Joyce. “Dubliners” adlı eseri 15 tane kısa hikayeden oluşuyor, aslında son iki kısa hikayesine “kısa” demek yerinde olmaz, özellikle de kitabın son hikayesi olan “The Dead” (Ölüler) yaklaşık 15 bin kelimeden oluştuğu için “novella” kategorisinde sayılabilir. 1914 yılında yayınlanan bu kitapta İrlanda’da genel olarak hayatın nasıl işlediğine ve Dublin sokaklarına, Dublin’deki mekanlara dair birçok detay yer alıyor ve bu yüzden de bu kitabı okumadan önce Dublin’i gezmiş olmayı dilerdim. Bilmediğim o kadar yer var ki… James Joyce’un tasvir ettiği her mekanın büyük bir önemi var kitabı tam anlamıyla anlayabilmek için fakat maalesef kuru kuruya geçip gitmiş oldu bu mekanlar benim için. Mesela “Two Gallants” (İki Kafadar) isimli hikayede “Lenehan’ın  Stephen’s Green’den Grafton Caddesi’ne nasıl geçtiğini, ordan Rutland Square’de bir bara girip Capel Caddesi’nden City Hall boyunca nasıl yürüdüğünü ve Dame Caddesi’ne nasıl vardığını daha güzel canlandırabilirdim beynimde Dublin’i gezmiş olsaydım” dedim hep kendi kendime. Tabi ki şu an Dublin’i gezme gibi bir olanağım olmadığı için Google Haritalar’dan sokaklara bakmayı denedim fakat her şey birbirine girdi, çok da başarılı olduğum söylenemez 🙂 İnternette gezinirken gördüğüm üzere bazı iyi yayınlarda Dublin haritası yer alıyormuş. Bence o tür bir yayın tercih etmeniz daha iyi olur sizin için. Ayrıca bu kitaplarda “glossary” denen, kitaptaki bazı argo kelimelerin veya İrlanda kültürüne ait bazı yemeklerin açıklandığı kısımlar yer alıyor. İnternetten tek tek bu neymiş acaba diye bakıp durmaktansa her şeyi toplu bir şekilde görebileceğiniz bir kısmın olması da bence çok daha iyi sizler için. Ben biraz yayının sadece kuru kuruya kısa hikayeleri basmış olmasının ve kitabı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak herhangi bir içerik eklememesinin gazabına uğradım maalesef, ben yaşadım siz yaşamayın yani.
Bu kitabı okurken size tavsiye edeceğim en önemli şey kitabı bir bütün halinde okumanız. Yani tabi ki de ayrı ayrı okuyabilirsiniz bunlar kısa hikaye nasıl olsa diyip fakat her kısa hikaye birbirine bazı ortak temalarla bağlanıyor ve bu ortak temaların birbirine bağlanışını daha güzel bir şekilde görebilmeniz için hepsini bir anda okumanız sizin için daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Mesela ilk kısa hikayemiz olan “The Sisters”taki (Kız Kardeşler) “paralysis” yani felçli olma durumu gerçek anlamında yansıtılırken diğer hikayelerde bir yere takılıp kalma, hareket edememe gibi mecaz anlamlarıyla yansıtılıyor. Ayrıca ölüm ve tutsaklık temaları da birçok hikayenin ortak özelliği. James Joyce bazı hikayelerde bu temaları doğrudan göstermese de renk sembolizmi yaparak bizlere yansıtmış. Bir karakterin kahverengi bıyıklarından, sarı dişlerinden tutun da kilin kahverengi rengine kadar ölüm, tükenmişlik gibi temaları serpiştirmiş hikayelere James Joyce.
“Dubliners” ta anlatılan hikayeler tıpkı yaşamın evreleri gibi şekillenmiş. Kitabın ilk başlarındaki hikayeler çocuklar tarafından anlatılırken daha sonrasındaki hikayeler yetişkin kişilerin dilinden anlatılıyor. Kitaptaki her bir karakterin iç dünyasını, hayallerini, hayal kırıklıklarını ve umutlarını apaçık görebiliyoruz Dubliners’ta. James Joyce öyle güzel, öyle sade bir üslup kullanmış ki kitabı okurken karakterlerin iç dünyalarına dalabiliyorsunuz, onların hayatlarına ve hayallerine ortak olabiliyorsunuz. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsunuz hep, karakterleri o karamsar hallerinden kurtarmak istiyorsunuz ama ne siz başarılı olabiliyorsunuz ne de onlar kendilerini bu durumun içinden kurtarmak için çaba sarfediyor. Tıpkı “A Little Cloud”taki (Küçük Bir Bulut) Little Chandler gibi… Küçük bir bulut misali uçup gidiyor bütün hayalleri, bir çaba sarf etmeden geri dönüyor o sıradan dünyasına. Tıpkı Eveline gibi, şimdi ile gelecek arasındaki o uçsuz bucaksız boşlukta kaybolup giderken bütün umutları, el sallıyor hepsine. Bilmediği dünyayı değil bildiği şimdiyi tercih ediyor. Pişman olacak mı peki? Bunu bilemiyoruz, James Joyce hikayelerinin sonlarını hep belirsiz bırakıyor, bizim tamamlamamızı istiyor. Aslında hikayelerinin başlangıçları da belirsiz. Hani bir caddeden geçip gidersiniz, olayların ortasına dalarsınız nasıl başladı ve nasıl bitecek bilmeden ya aynı o şekilde yazmış James Joyce hikayelerini. Karakterler bundan sonra hangi seçimleri yapacak, nasıl bir hayat bekliyor onları bilemiyorsunuz. Bazı kişilerin hoşuna gitmeyebilir bu belirsizlik fakat bence “Dubliners” ı bizim için etkileyici yapan da bu.
Kitapta en sevdiğin hikaye ne derseniz, pek seçebileceğimi sanmıyorum çünkü her bir hikayede farklı karakterlerin sıradan günlük hayatları anlatılıyor gibi görünse de sırf bu gerçekliği yansıtış biçimi bile beni çok etkiledi ve karakterlerin hayattaki seçimlerinin veya seçemeyişlerin altında yatan anlamları kavrayabildiğimi fark ettiğimde de her bir hikayenin bana bambaşka tecrübeler kattığını gördüm. “Araby” deki hayal kırıklığından “A Painful Case” teki (Acı Bir Olay) duygusal felç durumuna kadar her bir hikayede kendimden bir şeyler buldum ve karakterlerle bir çeşit bağ kurabildiğimi hissettim. Aslında anlatacak çok şeyim var “Dubliners” hakkında fakat şimdilik sadece elveda diyip sizi James Joyce’un dünyasıyla baş başa bırakmak istiyorum. Daha önceki yazımda bahsettiğim üzere eğer James Joyce’un diline, üslubuna ve yazım tekniklerine daha çok aşina olmak istiyorsanız ve “Ulysses” ve “Finnegan Uyanması” gibi kült eserlerini okumadan önce kendinize bir rehber arıyorsanız “Dubliners” ı tercih edebilirsiniz.

In one letter that he had written to her then he had said: “Why is it that words like these seem to me so dull and cold? Is it because there is no word tender enough to be your name?”

Türkçesi: Bir mektubunda ona şöyle yazmıştı: “Neden bu kelimeler bana hep sıkıcı ve soğuk geliyor? Acaba senin adın olabilecek kadar zarif bir kelime olmadığı için mi?”

A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) – Virginia Woolf

“A woman must have money and a room of her own if she is to write fiction.”

Uzun zamandır bloguma bir şeyler yazmadığımı fark ettim. O halde geçenlerde okuduğum “A Room of One’s Own(Kendine Ait Bir Oda)” isimli makaleyle tekrardan merhaba demiş olayım bloguma. Bu makale İngiliz edebiyatında en sevdiğim yazarlardan birisi olan, fikirlerinden ve fikirlerini ifade ediş tarzından oldukça etkilendiğim Virginia Woolf tarafından 1929 yılında yazıldı. Aslında bu kitap, Virginia Woolf’un Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı “Kadın ve Kurmaca” adlı konuşması üstünden şekillendi. Kitabı Collins Classics yayınından orijinal dilinde okudum, daha uygun fiyata almak isteyenler için bu yayını tavsiye ederim.
Virginia Woolf’u tanımayanlarınız için kısaca bir tanıtayım kendisini. Modernizmin ve feminizmin öncülerinden kabul edilen, 20.yüzyılın en önemli yazarlarından olan Adeline Virginia Stephen 25 Ocak 1882’de Londra’da doğdu ve sekiz çocuklu bir ailede büyüdü. Küçük yaştan beri babası Sir Leslie Stephen gibi yazar olmaya kararlı olan Virginia, babasının kütüphanesine erişimi sayesinde kendini oldukça geliştirme fırsatı buldu. Annesi Julia Prinsep Jackson’ın 1895’te ani ölümüyle ilk psikolojik çöküntüsünü yaşadı Virginia.1897’de kız kardeşi Stella Duckworth’ün ve 1905’te babasının ölümüyle yaşadığı diğer psikolojik çöküntülerin Virginia’nın 1941 yılında cebine taş doldurarak evinin yakınlarındaki Ouse Nehri’nde intihar edişine büyük etkisinin olduğu söylenir. Eşi Leonard Woolf’la tanışmasına vesile olan ve kendisinin de mensubu olduğu Bloomsbury Grubu’yla kadın ve insan hakları, politik ve sosyal meseleler üzerine yaptıkları sohbetler Virginia’nın romanları ve makalelerinin de ana temalarını oluşturdu.
İşte kadın hakları, sosyal düzende erkeklerin kadınlardan üstün kabul edilmesi, kadınların toplumun dayattığı sosyal baskılardan dolayı eve mahkum edilmesi nedeniyle eğitim özgürlüklerinin kısıtlanması veya hiç verilmemesi ve bu yüzden şiir ve düzyazıda erkeklerden daha az eserler çıkartmaları ve daha az tanınmaları gibi birçok sorun Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” isimli makalesinde titizlikle işleniyor.
Bu makale benim için çok büyük önem taşıyor çünkü Virginia Woolf’u ve hayata bakış açısını, fikirlerini daha derinlemesine analiz etme fırsatı buldum bu makale sayesinde ve yakın zamanda okumayı planladığım diğer bütün romanlarını daha net anlamak açısından da benim için çok mükemmel bir rehber oldu. Makalede kurduğu cümleler beni resmen büyüledi, yani Virginia Woolf’un kadın haklarını ne denli savunduğunun farkındaydım fakat bu makalede kurduğu cümleler ve bütün ezilen, küçük görülen ve aşağılanan kadınların sesi oluşu ve ataerkil topluma meydan okuyuşu bende Virginia Woolf’u vazgeçilmez yaptı.
Virginia Woolf “Kendine Ait Bir Oda”da Elizabethian ve  Victorian dönemlerinden kendi yaşadığı döneme kadar kadınların ne oranda şiir yazdıklarını araştırır, ne kadar eğitim aldıklarını ve kadınlara yazı yazmaları için yeterince fırsat verilip verilmediğini analiz eder. Kadınların yazmaları için kendine ait bir odaları ve ekonomik özgürlüklerinin olması gerektiğinin, toplumun baskılarına rağmen içlerinden geldiği gibi yazmalarının, her zaman ifade  özgürlükleri için mücadele etmeleri gerektiğinin mesajını verir. Virginia Woolf bize bu makalede birçok yazardan, şairden, filozoftan bahseder fakat bize gerçekmiş gibi gösterdiği bazı kişiler aslında gerçek hayatta yer almaz mesela William Shakespeare’in kız kardeşi Judith Shakespeare gibi. Eğer kız kardeşi onunla aynı yetenekte olsaydı ve aynı şartlara sahip olsaydı Shakespeare gibi başarılı bir yazar ve şair olabilir miydi? Bu ve bunun gibi sorulara yanıt bulmaya çalışarak eleştirel bir bakış açısıyla kadınların toplumdaki konumunu ve eğitim haklarını titizlikle işleyen Virginia Woolf’u daha yakından tanımak için bu makalesini kesinlikle alıp okumanızı öneririm.
Evet zor olduğu söylenir Virginia Woolf’u anlamanın çünkü alışılmışın dışında farklı tekniklerle yazarlar modernist yazarlar. Kullandıkları bilinç akışı tekniği, zamandaki gel gitler ve olayların birden fazla bakış açısından anlatılışı nedeniyle takip etmesi zordur ve birçok kişi de okurken sıkıldığını söyler. Özellikle Virginia Woolf’un “Dalgalar” ve “Deniz Feneri” adlı kitapları ve bir diğer modernist yazar olan ve “Dubliners” isimli kısa hikaye kitabını severek okuduğum James Joyce’un “Finnegan Uyanması” ve “Ulysess” isimli eserleri en zor okunan kitaplar listesinde yer alıyor. Bu sizin gözünüzü korkutmasın. Öncelikle yazarlar hakkında ve yazım teknikleri hakkında bilgi edinin ve kolay kitaplarıyla başlayın. Mesela bunun için “Kendine Ait Bir Oda” gayet güzel bir başlangıç olacaktır ya da “Dubliners” sayesinde James Joyce’un tarzına daha çok adapte olacaksınız. Bir kere bu dünyanın içine daldığınızda aslında ne kadar güzel olduğunu anlayacaksınız ve belki de hiçbir kitap size bu kadar güzel gelmeyecek.

“Lock up your libraries if you like; but there is no gate, no lock, no bolt that you can set upon the freedom of my mind.”

Türkçesi: “İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”