Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Rainbow (Gökkuşağı) – D.H.Lawrence

Herkese merhaba. D.H. Lawrence’ın “The Rainbow” (Gökkuşağı) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Hatırlayacağınız üzere daha önce aynı yazarın “The Virgin and the Gipsy” (Bakire ile Çingene) adlı kısa hikayesinden bahsetmiş ve yazarın hayatı ve eserleri hakkında görece detaylı bir bilgi vermiştim. Yazarın hayatını merak ederseniz ve bu kısa hikayeye dair değerlendirmemi okumak isterseniz linke tıklayabilirsiniz: https://wp.me/pbaQMg-3o

Kitabı okumamın üzerinden yaklaşık bir veya iki hafta geçmesine rağmen üzerine okumalar yapıp siz okurlarıma daha çok şey katmak adına erteledim bu yazıyı yazmayı aslında. Çok detaylı bir kitap “The Rainbow”, barındırdığı birçok anlamlı temanın yanı sıra işlediği imgeler ve semboller, biz okurlara yansıttığı derin mesajlarıyla dopdolu bir kitap. “Eski sabit egoyu” terk ettiği, “geleneksel karakter kavramı”nın dışına çıktığı The Rainbow, D.H.Lawrence’ı modernist olarak tanımlayabileceğimiz ilk eserlerinden. Kişiliğin ve dilin sınırlarının dışına çıkılan, anlaşmazlıkların ve bireyler arası çatışmaların toplumsal hayatın beklentileriyle şekillendiği, endüstrileşme, kolonileşme gibi temaların işlendiği, özgürlüğün, cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir dünyanın hayalinin kurulduğu bir roman The Rainbow. D.H.Lawrence’ın birçok romanında veya kısa hikayelerinde işlediği bir tema olan Hristiyanlığı bu romanında da yoğun bir şekilde görmek mümkün. Tabi ki de belki yine bütün romanlarının ortak teması cinsellik de bu romana hakim.

D.H.Lawrence’ın 1915 yılının Mart ayında yazmayı tamamladığı, İngiltere’de 30 Eylül 1915 yılında yayınlanan bu romanının yaratılış süreci bile aslında belirsizlikler içinde geçmiş. 1913 yılının Mart ayının ortalarında The Sisters adıyla başladığı eserine daha sonrasında İtalya’da yeni bir başlangıç yaparak başka bir versiyonda yazmayı denemiş. Arkadaşı Edward Garnett’e gönderdiği eserini Ocak 1914’te yeniden düzenleyerek The Wedding Ring olarak adlandırmış, Kasım 1914’te ise yeniden bir yazma sürecinin ardından Mart 1915’teki son haline ulaşmış. Tam da I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zamanlarda yazılmış olan bu roman milli duyguları zedelediği, modern İngiltere’yi eleştirdiği ve tabi ki de o zamanlarda hoş karşılanmayan bir şekilde cinsellik temasını apaçık işleyişi nedeniyle ayıplandı, olumsuz eleştirilere uğradı, romanın satılmayan 1011 kopyası yakıldı ve 11 sene boyunca roman İngiltere’de yasaklı olarak kaldı.

1840lı yıllardan 1905 yılına kadar uzanan bir zaman diliminde Brangwen ailesinin üç neslinin 19. yüzyıl İngilteresinin materyalistik yapısı içinde sürekli değişen yaşayış biçimleri, artan endüstrileşme faaliyetlerinin hayatlarını sürdürdükleri Nottinghamshire’a (Lawrence’ın kendisinin de doğup büyüdüğü yer), Marsh Farm’ a ve kişiliklerine etkisi, karakterler arasındaki romantik ilişkiler ve birbirlerine duydukları cinsel hazlar, hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı yaşadıkları duygu zıtlaşmaları anlatılıyor bu romanda. İlk bölümlerde Tom Brangwen’ın Polonyalı Lydia Lenksy’le (daha sonraları Lydia Brangwen) olan ilişkilerine şahit olurken sonraki bölümlerde Lydia’nın ilk eşi Paul Lensky’le çocukları Anna Lenksy’nin (daha sonraları Anna Brangwen) Will Brangwen ile ilişkisine şahit oluyoruz. Kitabın odak noktası Anna ve Will’in ilk çocukları Ursula Brangwen ve onun bağımsız bir hayat sürdürmek uğruna ev ortamından uzaklaşıp nasıl öğretmen olarak Brinsley Street School’da (Lawrence’ın öğretmen olarak çalıştığı yer) çalışmaya başladığı, hayatının bu yeni döneminde tecrübesiz bir kadın öğretmen olarak yaşadığı zorluklar, otoriteye duyduğu nefrete bir süre sonra nasıl boyun eymek zorunda kaldığı, İngiliz ordusunda subay olan Anton Skrebensky ile aralarında geçen tutkulu ilişkiden özgürlüğü uğruna, benliğinin ihtiyaçları uğruna nasıl vazgeçtiği ve geleceğinin şekilleniş süreci bu romanın en önemli kısımlarını oluşturuyor.

Kitabı okurken özellikle Ursula karakteriyle ayrı bir bağ kurdum, yaşadığı zorluklara göğüs gerişi, özgürlüğünün peşinden koşmak için elinden geleni yapması beni çok etkiledi. Özellikle öğretmen olarak görev yaptığı okulun müdürü Mr. Harby ve Miss Harby’nin (kızı olduğunu tahmin ediyorum) otoritesi karşısındaki çaresizliği ve sınıftaki tecrübesizliği bende yeni mezun bir İngilizce öğretmeni olarak Ursula’yla empati kurma dürtüsü uyandırdı ve kitabın o kısımlarını satır satır okurken “Acaba ben olsam nasıl davranırdım, neler yapardım, öğrencilerimi nasıl disipline ederim” diye sorup durdum kendi kendime. Yaşadığı şeyler gerçekten zordu Ursula’nın, sadece ailesinden uzaklaşarak onlara kendi başına bir bağımsız bir birey olabileceğini kanıtlamanın yanı sıra aslında toplum tarafından cinsiyet rolleri çoktan belirlenmiş bir kadın olarak o cinsiyet rollerinin dışına nasıl çıkabildiğini, ekonomik olarak özgür olduğunu, kendi fikirleri ve düşünceleri olan bir “birey” olduğunu da gösterdi bizlere Ursula. Yine kendi özgürlüğü için, üniversiteye gidebilme ideali için iliklerine kadar nefret etse de kendi de bir otorite figürü haline gelip o hapishanede gibi hissettiği kasvetli okul ortamında öğretmeye devam etti. Bundan sonraki hayatında da onu kısıtlayan şeyleri reddetti, tıpkı Anton’la evlenmeyi ve onunla Hindistan’a gitmeyi reddettiği gibi. Anton onun geleceğini geçirebileceği kişi değildi, onun reddettiği “eski, ölü” şeylere sıkıca bağlıydı. Ursula’nın kendi geleceğini çizmeye, özgür hissettiği gibi yaşamaya ihtiyacı vardı. Çünkü “kendisi olmak sonsuzluğun yüce, ışıldayan bir zaferiydi.”

Daha önce The Virgin and The Gipsy’de Yvette’in papaz evinin o soğuk, kasvetli, kokuşmuş havasından nasıl kaçmak istediğinden ve yozlazmış Hristiyanlık anlayışının bizlere nasıl aktarıldığından bahsetmiştim. Bu romanında Lawrence beden ve ruh arasındaki bütün sınırları aşarak dini kelimeleri cinsellikle birleştiriyor, İncil’in Eski ve Yeni Ahitlerinden yaptığı alıntılarla da romana bambaşka bir boyut kazandırıyor. Kitabın başlığı olan “The Rainbow” bile başlı başına İncil’de Genesis 9’da geçiyor. Tanrı insanla, dünyayla, yaşayan her canlıyla arasında yaptığı anlaşmadan, bulutların arasında ne zaman gökkuşağı belirirse dünyadaki bütün canlıların bu anlaşmayı hatırlaması gerektiğinden bahsediyor. Ursula’nın romanın sonunda gördüğü bu gökkuşağı ise onun için yeni dünyasına, yeni geleceğine bir kapı; kendini ve benliğini keşfedişi, kendi için daha iyisini “yaşama isteği” (bkz: Arthur Schopenhauer’in  will-to-live kavramı) için bir yol adeta.

Kitap üzerine ve Lawrence üzerine detaylı okumalar yaparken Fransız yazar ve filozof (kendisini bir filozof olarak görmese de feminizm üzerine katkıları yansınamayacak kadar büyük) Simone de Beuvoir’ın 1949’da yazdığı, feminizmin önemli eserlerinden kabul edilen, kadınların tarih boyunca nasıl muamele gördüklerinin anlatıldığı Le Deuxième Sexe (İngilizce : The Second Sex, Türkçe : İkinci Cinsiyet) adlı kitabında yer alan “D.H. Lawrence or Phallic Pride” (D.H. Lawrence ya da Fallik Kibir)  başlıklı kısımdan da bahsetmenin gerekli olduğunu düşündüm. Psikoanalitik teoriye göre fallik kibir, erkeklerin cinsel organlarını keşfetmesi ve kadınların böyle bir organa sahip olmadığını fark etmeleri nedeniyle güç ve üstünlük gibi duygular edinmektir. Beuvoir Lawrence’ın kadın ve erkeği  hayatın gerçekliğinde birleştirdiğini ve bu gerçekliği de hayvanlar alemiyle bir bağ kurarak yansıttığını söyler. Örneğin Anna’in bir “kokarca”ya benzetilmesi, onu kışkırtmak için yaklaşan Will’in ise “bir şahin” gibi gözlerini ona dikmesi hayvanlar alemiyle olan bu yakın dilsel bağlantının örneklerinden. Beuvoir’a göre Lawrence, erkeğin dünyayla olan temasını ve cinsel gücünü yenileyebilmek için kadına ihtiyaç duyduğunu fakat ancak bu iki zıt kutbun bütünlükleriyle her bireyin kurtuluşunun sağlandığını savunur. Ona göre kadın ve erkek bir bütün olmalı ve bu kutuplaşmış çift cinsel döngünün mükemmel bir şekilde işleyişi için uğraşmalı.  Fakat yine de Lawrence, erkeklik organının bu iki zıt kutbu birleştirici unsurunu savunarak erkeklerin kadınlara karşı bir üstünlük kurduğuna inanır. Ona göre “erkeklik organı, gelecek için bir köprüdür”. Düşünce ve eylem de köklerini erkeklik organına kurduğu için erkeklik organından yoksun olarak bir kadın bir diğeri üzerinde hak sahibi olamaz. Beuvoir’a göre Lawrence, modern kadından nefret eder. Cinsel olarak bilinçlenen bir kadın kendi bilincinden ve kendi öz isteklerinden ayrı hareket eder ve Lawrence için bu kabul edilemez. Zaten belki de bu yüzden kadınların hemcinsleriyle kurduğu duygusal ve cinsel bağ onu rahatsız eder çünkü onun için bu kadının agresif ve zıt bir tavır takınmasıdır. The Rainbow’da Ursula’nın Winifred Inger’le kurduğu cinsel bağın bahsedildiği bölümü “The Shame” (Utanç) olarak adlandırmış, daha sonra Ursula’yı bu bağdan kurtarmak için Winifred’e karşı içinde bir nefret uyanmasını sağlamış ve Winifred’i de domestik görevlerin kollarına bırakmıştır.

Simone de Beuvoir’ın ve Lawrence’ın fallik olguyla ilgili düşüncelerine dair yazılar yazan daha birçok yazarın görüşleri düşünüldüğünde The Rainbow sanıldığının aksine tam anlamıyla bir feminist roman değil. Örneğin Amerikan yazar Kate Millett Sexual Politics adlı kitabında Lawrence’ın erkeklik organının üstünlüğüne nasıl taptığını, ona göre erkeklerin kadınlar üzerinde cinsel hakimiyete sahip olduğunu ve bu yüzden erkekler bir birey olarak kabul edilirken kadınların sadece erkeğin cinsel gücünü kazandırıcı ve yenileyici bir role sahip olduğunu anlatır. Her ne kadar Ursula’nın bir kadın olarak toplumda haklarını arayışı, kadın ve erkeğin imkanlar bakımından eşit olabileceği bir dünyanın bir gün var olacağına inancı kitapta vurgulansa da cinsel güç bakımından böylesine bir eşitsizlik kitabı bir bakıma feminist bir roman yapabilecekken bu çizgiden oldukça uzaklaştırıyor. Kitabı okurken, hem Anna hem Lydia hem de Ursula’nın düşünceleri, umutları, bir kadın olarak haksızlığa karşı savaşları beni kuşatmıştı adeta, hatta gelecek araştırmalarım için kullanabileceğim birçok güzel dizeler eklemiştim defterime. Tabi ki de hala bunların hepsi çok değerli fakat itiraf etmeliyim ki Simone de Beuvoir’in Lawrence ve onun fallik kibriyle alakalı okuduğum bu dizelerinden sonra bu büyü biraz yok olmaya başladı. Özellikle eşcinsel ilişkilere karşı takındığı olumsuz tavır bana aslında her ne kadar modernizmin bazı özelliklerini yansıtan çok değerli bir kitap kazandırsa da biraz geleneksel düşüncede takılıp kaldığını gösterdi. Fakat her şeye rağmen onun yazdıkları, edebiyata kazandırdıkları, bu cesurluğu ve açıksözlülüğü onu her zaman üzerine daha çok araştırmalar ve okumalar yapılacak ve eserleri her bir dönemde anılmaya devam edilecek bir yazar olarak öne çıkarmaya devam edecek.

“Her soul was an infant crying in the night”

Türkçesi: “Ruhu geceleyin ağlayan bir bebekti.”

“If I were the moon, I know where I would fall down.”

Türkçesi: “Ay ışığı olsaydım nereye düşeceğimi bilirdim.”

Lawrence, D. H. (2008). The Rainbow. Oxford University Press. Beauvoir, S. (1989). The Second Sex. Vintage Books. Millet, K. (2000). Sexual Politics. University of Illinois Press.
Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Waves (Dalgalar)- Virginia Woolf

     Herkese merhaba. Virginia Woolf’un en deneysel kitabı kabul edilen, 1931 yılında yayınlanan sıradışı romanı The Waves (Dalgalar)’den bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Bu kitap Woolf’un şimdiye kadar okuduğum en iyi kitabıydı diyebilirim. Bilinç akışı tekniğini en yoğun gözlemlediğim, realist ve geleneksel çizgiden uzakta, şiirselliğin büyüleyici dünyasının roman adı altında oyunlaştırıldığı adeta melez bir kitap. Bir olay örgüsü, karakter gelişimi yok bu kitapta, her şey oluruna, hayatın akışına bırakılmış. Hani kendini denizin kollarına bıraktığında dalgalar seni kıyıya taşır ya aynı öyle sona taşıyor kitap seni. Sürüklüyor, sürüklüyor… Ta ki gerçeklik yüzüne bir fiske vurup seni uyandırana, yerin, zamanın ve en önemlisi kendi benliğinin farkına varana kadar.

     Kitap bir oyunmuşcasına italik yazılmış 9 tane perde arasıyla her bir bölümü selamlıyor ve tüm bu aralar toplamda bir günü oluşturuyor. Güneşin doğuşundan batışına kadar deniz manzaralı bir ev, kuşların, ağaçların, çiçeklerin kısacası tüm doğanın resmi beynimize kazınıyor. Bolca benzetmeler kullanılan bu aralar karakterlerin hayatlarındaki evreleri keşfetmeden önce bizleri her bir bölüme hazırlıyor. Aynı To the Lighthouse’ taki gibi The Waves’te de bu deniz manzaralı eve, o muazzam betimlemelere Woolf’un çocukluğunu geçirdiği, yazları ziyaret ettikleri St. Ives’in ilham kaynağı olmuş olabileceği ihtimalini de düşünmüyor değilim.

     Kitap Bernard, Susan Rhoda, Neville, Jinny ve Louis adlarında 6 karakterin bireysel monologlarından oluşuyor ve çocukluktan yetişkinliklerine kadar hayatlarını sarıp sarmalayan düşüncelerinden, kendi benliklerini keşfediş süreçlerinden ve birbirleriyle olan ilişkilerinden bahsediyor. Kitapta her ne kadar bireysellik teması öne çıksa ve her karakter birbirlerinden bağımsız varlıklar olarak gözlense de aralarında güçlü bir bağ var. Yaptıkları, yaşadıkları birbirlerini etkiliyor. Hatta Eric Warner’ın dediğine göre bu karakterlerin hepsi aynı dili konuşuyor, kullandıkları kelimeler bile birbirleriyle paralellik gösteriyor. Kitapta hikaye anlatıcı olarak tanıdığımız Bernard bir kişinin benliğinin çevresindeki kişilerle olan ilişkisine göre değişiklik gösterdiğini yani benliğin akışkan olduğunu ve sonuç olarak başka bir kişinin benliğinde birleşebildiğini savunur. Belki de şu sözü bu akışkanlığı ve geçirgenliği en güzel özetleyen sözlerinden biri: “I am not one person; I am many people; I do not althogether know who I am – Jinny, Susan, Neville, Rhoda, or Louis: or how to distinguish my life from theirs.” (p.165) [“Ben tek bir kişi değilim; ben birçok insanım; yine de kim olduğumu – Jinny, Susan, Neville, Rhoda, ya da Louis- ya da kendi yaşamımı onlarınkinden nasıl ayırt edeceğimi bilmiyorum.” (p.236)] Woolf G. L. Dickonson’a yazdığı yazısında da bu altı karakterin aslında tek olduğunu söylemiş, bir nevi bütünselliği keşfetmiştir.

     Kitaptaki her bir karakter belli başlı bazı özellikleriyle öne çıkıyor ve Woolf’un bu karakterleri yaratırken arkadaşlarından veya aile üyelerinden ilham aldığı düşünülüyor. Örneğin hikayelerini yaratmak amacıyla çevresindeki kişileri, kullandıkları dili veya davranışlarını gözlemleyen ve hikayelerine entegre edecek kelimeler arayan Bernard’ı yaratırken Woolf’un Bloomsbury Grubu’ndan arkadaşı yazar E. M. Forster’dan ilham aldığı söyleniyor. [E.M.Forster’ın “Manzaralı Bir Oda” kitabına dair incelememi blogumda bulabilirsiniz. Link: https://bit.ly/3eopged] Babasının mesleği ve kullandığı aksan dolayısıyla kendini hep dışlanmış hisseden ve başarısını kanıtlayarak kendine kurtuluş yolu arayan Louis’i, The Waste Land, The Love Song of J. Alfred Prufrock ve Four Quartets şiirleriyle tanınan, yakın arkadaşı T.S. Eliot’tan ilham alarak yarattığı; şair olarak kendini arayan, düzensizliğe ve kaosa tahammül edemeyen, Percival’a olan gizli aşkıyla tanıdığımız ve Percival’in ölümünden en çok etkilenen Neville karakterini yine yakın arkadaşı Lytton Strachey’den ilham alarak yarattığı; güzelliğiyle öne çıkan ve dışa dönük bir karakter olan Jinny’i Mary Hutchinson’dan ilham alarak yarattığı; kırsal alanları, doğayı şehir hayatına tercih eden ve daha geleneksel bir hayat sürdüren Susan’ı kız kardeşi Vanessa Bell’den ilham alarak yarattığı; son olarak da insanlarla bağ kurmaktan kaçınan, onların eleştirilerine maruz kalmaktan korkan, depresyon ve stres gibi sıkıntılarla boğuşup kendi yalnızlığını arayan karakter Rhoda’yı yaratırken kendi hayatından ilham aldığı edebiyat eleştirmenlerinin gözlemlediklerinden.

     Kitapta ayrıca kendine ait bir sesi olmayan fakat diğer karakterlerin aracılığıyla hakkında bilgi edindiğimiz, çok genç bir yaşta hayata veda eden erkek kardeşi Thoby Stephen’dan ilham alarak yarattığı Percival adında bir karakter daha var. Percival’ın bu sessizliği, hayaletimsi varlığı bizlerde Percival’ın önemsiz bir karakter olduğu izlenimi bırakabilir fakat aslında karakterler arasında zincir görevi gören, Hindistan’a çalışmaya gittiği sırada attan düşüp 25 yaşında, çok genç bir yaşta aniden ölümüyle karakterleri ölüm gerçekliğiyle yüz yüze bırakan bir karakter Percival.

     Ölüm, kitaptaki soyut dünyada gerçekliği olan tek şey belki de. Karakterlere zamanın sonsuz olmadığını, er ya da geç bu dünyadaki varlıklarının sona ereceğini göstermiştir. Bernard’ın deyimiyle “Ölüm bir düşmandır.” Fakat bu gerçekliğe rağmen Rhoda hariç hepsi bir şekilde hayatta tutunacak, hayatı anlamlı kılacak bir şey aramış. Mesela Neville ve Louis sanatına, şiirlere, edebiyata tutunurken Susan bu anlamı doğallıkta bulmuş; Jinny fiziksel varlığıyla, Bernard ise dili, kelimeleri ve hikayeleriyle hayata tutunmuştur. Yalnızlık arayışında olan, insanlardan uzaklaşan Rhoda ise hayatın bu yabancılığında ve boşluğunda kaybolur, intihar ederek kendini sonsuz yalnızlığın kollarına bırakır. Tam olarak nasıl intihar ettiğini bilmesek de Bernard şu cümlesiyle bizlere, çocukluğunda kendine özel bir okyanusu olmasını dileyen Rhoda’nın kendini uçurumdan aşağıya atarak okyanusun sonsuz huzuruna kavuşmuş olabileceğini gösteriyor: “I see far away, quivering like a gold thread, the pillar Rhoda saw, and feel the rush of the wind of her flight when she leapt.” (p. 173) [Uzakta Rhoda’nın gördüğü, altın bir iplik gibi titreyen sütunu görüyorum ve atladığında yol açtığı rüzgarın şiddetini hissediyorum.] (p.246)

     Böylesine dili güçlü, şiirselliğiyle büyüleyen, bilincin sınırlarını aşan, bütünselliği keşfeden, özgür, sıradışı, her yönüyle dopdolu bir kitap okuduğum için çok mutlu hissediyorum kendimi. Woolf’un da dediği gibi “Kitaplar ruhun aynasıdır.” ve ben bu kitap sayesinde sadece “bir sürü yaprağı olan, kırmızı, koyu mor, mor gölgeli, gümüşi yapraklarıyla kaskatı” “yedi yönlü bir çiçeği” değil kendi benliğimi de tanıdım, ruhumun derinliklerine inip kendimi sorguladım. Ve hissediyorum ki artık hazırım, hayatı anlamlı kılacak daha fazla şeyi keşfetmeye, dalgalar beni nereye savurursa savursun tüm aklım, bilincim ve benliğimle hissetmeye…

“Alone, I often fall down into nothingness. I must push my foot stealthily lest I should fall off the edge of the world into nothingness. I have to bang my head against some hard door to call myself back to the body.”

Türkçesi: “Bir başıma çoğu kez hiçliğe düşerim. Dünyanın kenarından hiçliğe düşmemek için ayağımı gizlice itmem gerekir. Kendimi bedenime çağırmak için kafamı sert bir kapıya vurmalıyım.”

Woolf, V. (2004). The Waves. Oxford University Press.

Woolf, V. (2017). Dalgalar. Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları.

Yazı kategorisi: Book, Genel, Kitap

The Virgin and the Gipsy (Bakire ile Çingene)- D. H. Lawrence

Herkese merhaba. 20. yüzyılda romanları, şiirleri, kısa hikayeleri, makaleleri ve oyunlarıyla yer etmiş İngiliz yazar ve şair David Herbert Lawrence’ın kısa hikayesi The Virgin and the Gipsy 1 (Bakire ile Çingene)’den bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Lawrence’ın 1926 yılında, eşi Frieda ile Florence yakınlarında bir villada yaşadığı süreçte yazdığı fakat ancak 1930 yılında ölümünün ardından yayınlanan bu kısa hikaye bireysellik, cinsellik, din ve toplumsal statü gibi temaları işliyor. Baskıcı bir ortamda ezilmenin ve adeta cam bir fanusa hapsolmuş ve boğuluyormuş gibi hissetmenin nasıl bir duygu olduğunu bize yaşatıyor Lawrence. Daha fazla özgür olmaya, bağımsızlığa uzatılan bu eli tutmak istiyor, karakterleri yaşadığı baskıcı hayattan söküp çıkarmak istiyorsunuz. Oldukça yalın bir anlatımla yazmış bu hikayeyi Lawrence, okurken sıkılmayacağınız, gerçek hayatta da sıkça karşılaşabileceğiniz elementleri hikayesine entegre etmiş. Fakat daha alışılagelmiş bir olay örgüsü yaratmasına, yapısal ve sözdizimsel olarak daha geleneksel olmayı tercih etmesine rağmen işlediği temalar, psikolojik tahlilleri ve felsefik analizleriyle çok daha derin anlamlar yakalayabileceğiniz bir hikaye The Virgin and the Gipsy.

     Neredeyse her yazarın edebi düşüncelerine yön veren olguların ve eserlerinde işlemeyi seçtiği temaların kendi hayatlarında tecrübeledikleri iyi veya kötü olayların bir yansıması olduğu su götürmez bir gerçek. Mesela Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway adlı eserinde psikolojik çöküşten geçen I. Dünya Savaşı gazisi Septimus Warren Smith karakterini yaratması aslında bizlere kendi yaşadığı psikolojik çöküntülerin ipuçlarını veriyor. D. H. Lawrence da eserlerinde kendi yaşamından izler bırakan yazarlardan birisi. 1885 yılında Eastwood’un madencilikle geçimini sağlayan bir köyünde, Arthur John Lawrence ve Lydia Beardsall çiftinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş Lawrence. Madenci bir babası, öğretmen bir annesi varmış fakat annesi ekonomik sıkıntılar yüzünden öğretmenliği bırakıp bir fabrikada çalışmak zorunda kalmış. Annesinin o kibar, sevecen yüzü, babasının da kaba tavırları hayatı boyunca hep takip etmiş onu. Ploleter geçmişi, annesi ve babası arasındaki anlaşmazlıklar romanlarının ana konularını oluşturmuş. Öyle ki 1913’te yayınlanan Sons and Lovers (Oğullar ve Sevgililer) adlı romanında kocasına hizmet eden ve onun taleplerini yerine getiren sözde ideal eş olmaktan vazgeçen, kendisini ve sevgisini oğullarına adayan fedakar bir anneyi işlemiş Lawrence. Annesiyle çok yakın olan Lawrence, Freud’un Oedipus kompleksindeki gibi babasından nefret etmemesine rağmen babasının annesine davranış tarzından nefret etmiş. Fakat yıllar sonra itiraf ettiği üzere de babasından uzak duruşu onun hayat dolu ve bütüncül yapısının değerini bilememesine yol açmış ve bundan ötürü pişmanlık duymuş.

     Nottingham Lisesi’ne burs kazanmasıyla birlikte bu maden köyünden ayrılan Lawrence, liseyi bitirmesinin ardından üç ay boyunca katiplik yapmış, 1902-1906 yılları arasında bir okulda öğretmenlik yapmış ve daha sonra Nottingham’da University College’ta iki sene öğrenim görmesinin ardından öğretmenlik sertifikası almaya hak kazanmış. 1909 yılında bazı şiirlerini, 1910 yılında ilk kısa hikayesini ve The White Peacock (Ak Tavus Kuşu) adlı ilk romanını yayınlatan Lawrence, Londra’daki edebiyat eleştirmenleri tarafından övgüler almış. Kısa bir süre sonra annesini kanserden kaybeden Lawrence büyük bir çöküntüye uğramış ve birkaç ay kendine gelememiş. 1908-1912 yılları arasında Croydon’da bir okulda öğretmenlik yapan Lawrence, Nottingham’da bir profesörün Alman karısı Frieda von Richthofen Weekley’e aşık olmuş ve kariyerini bir kenara bırakıp Frieda’yla Almanya’ya gitmiş. 1914 yılında da Frieda’nın eşinden boşanmasının ardından evlenmişler. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından eşiyle birlikte İngiltere’den kaçıp İtalya, Avustralya, Amerika, Meksika ve Fransa gibi birçok ülkeye gönüllü sürgün eden Lawrence, birçok eserini bu süreçte tamamlamış, 1930 yılında Fransa’da hayatını kaybetmiş. Eserlerinde kullandığı müstehcen terimler ve işlediği temalar neticesiyle öldüğü sıralarda ünü pornocu olarak yayılan Lawrence’ın Lady Chatterley’s Lover (Lady Chatterley’in Sevgilisi) adlı romanı da 1959’a kadar Amerika’da, 1960’a kadar İngiltere’de yasaklı olarak kalmış. E. M. Forster’ın “20. yüzyılın en yaratıcı yazarı” olarak nitelendirdiği Lawrence’ın gerçek değeri ve edebiyata sağladığı faydalar maalesef çok sonraları anlaşılmış. Sons and Lovers, The Rainbow (Gökkuşağı), Women in Love (Aşık Kadınlar) gibi romanları, Odour of Chrysanthemums, The Captain’s Doll, The Fox gibi kısa hikayeleri ve 800’ü aşkın şiiriyle Lawrence, okunması ve okurken derinlemesine düşünülmesi gereken çok değerli bir yazar.

     Cinsel ayaklanmanın bir örneği olarak da sayabileceğimiz The Virgin and the Gipsy’in ana karakterleri Papplewick’te Anglikan kilisesinde papaz olan Arthur Saywell ve kızları Yvette ve Lucille, kör ve baskıcı karakteriyle “Mater” diye adlandırdıkları büyükanneleri, halaları Cissie, amcaları Fred ve Joe Boswell adında bir çingene. Kitabın Frieda’ya adanmasından da anlayabileceğimiz üzere The Virgin and the Gipsy aslında Frieda’nın eski eşi Ernes Weekly ile ilişkisi üzerine kurulmuş. Kitap Arthur Saywell’in eşi Cinthia’nın genç bir adamla kaçıp gitmesinden, çocuklarını ve eşini terk etmesinden bahsederek başlıyor ve kitabın sonuna kadar bu aşağılık diye nitelendirdikleri ve adını bile anmaktan kaçındıkları kadının varlığını hissediyoruz bir şekilde. Cinthia’nın evi terk etmesinin ardından eve adeta kara bir bulut gibi çöken Mater, evde kendi hükümdarlığını kuruyor. Ev ahalisinin resmen sülük gibi kanını emen Mater, kafese kapatılmış birer kuş gibi Yvette ve Lucille’in özgürlüğünü kısıtlıyor ve onları boğucu bir atmosferde yaşamaya mahkum bırakıyor. Yvette ve Lucille’in yanı sıra Cissie de onun mutlu bir yuva kurmasına mani olan, bakmakla yükümlü olduğu bu yaşlı kadından gizliden gizliye nefret ediyor. Arthur’un üzerinde kurduğu hakimiyetle de onun bir daha evlenmesine mani olan Mater, bu otoriter kişiliğiyle aslında hikayenin en merkezi rollerinden birine sahip. Lawrence’ın Mater’ı bu “çirkin”, “pis” ve “soğuk” olarak nitelendirilen papaz evinin merkezine koyma sebebi aslında o yozlaşmış Hristiyan anlayışını bizlere aktarmak. Hikayede de bahsedildiği üzere bu kokuşmuşluğa sebep olan Mater’ın ta kendisi. Genç, güzel, yeni ve taze olan şeylere kurduğu baskıyla evin havasını kirleten Mater. Zaten belki de bu yüzden, bu kokuşmuş düzeni temizlemek amacıyla hikayenin sonlarına doğru bir sel felaketi sonucunda tüm ev yerle bir oluyor ve Mater hayatını kaybediyor.

     Naif ve masum kişiliğiyle Yvette, bağımsız bir hayat sürme, yaşadıkları o sıkıcı evden kaçıp gitme arzusu taşıyor hep. Bonsall Head’e doğru yol alırken bir karavanda karşılaştıkları, şık giyimi ve yakışıklılığıyla onu cezbeden bu çingeneyi istemsizce düşünmeleri, onunla kurmak istediği bir yaşamın nasıl olabileceğini düşlemesi belki de özgür ve bağımsız olma, iplerinden kurtulma arzusundan. Yeni bir macera arıyor Yvette, kendini o sıkıcı evden, Mater’ın baskıcı atmosferinden kurtaracak bir kapı. Bu yakışıklı çingene de onun için yeni bir çıkış kapısı, belki daha güzel bir hayat sürmenin anahtarı. Hikayenin sonuna kadar Yvette’in Joe adındaki bu yakışıklı çingeneyle kaçıp gittiği bir an bekledim hep. Fakat daha sonra düşündüm ki iyi ki de bu sonu tercih etmemiş Lawrence. Hikaye o zaman çok sıradan bir hal alabilirdi, mutlu sonla bilen bir masala dönebilirdi. Bizi düşünmeye sevk etttiği o belirsiz sonla Yvette’in nasıl daha olgun bir hale gelebildiğini, çingeneyle tanışmasından beri nasıl değişimler geçirdiğini daha net gözlemleyebildik. Eğer Lawrence, Yvette ve Joe’nun kaçıp gittiği bir son yaratsaydı insanların kötü özelliklerinin genetik yollarla çocuklarına aktarıldığını düşünen, “….senin kanında var” diyen, başta Arthur karakteri olmak üzere birçok insanı da haklı çıkarmış olacaktı belki de.

     Freud ve Nietzsche’in görüşlerinden oldukça etkilenmiş olan Lawrence, cinsel baskılamanın İngiliz toplumunun bozulmasına yol açtığını savunmuş ve ideal bir Hristiyan’ın nasıl davranması, giyinmesi, konuşması gerektiğine dair kısıtlamaları yüzünden Hristiyanlığa büyük eleştirilerde bulunmuş. The Virgin and the Gipsy’de de bu yansımaları apaçık bir şekilde görüyoruz. Örneğin Cinthia’nın genç bir adamla kaçıp gitmesi başlı başına Hristiyanlığa karşı geldiği için Mater başta olmak üzere dindar geçinen bazı kişiler Cinthia’ya ahlaksız ve aşağılık damgaları yapıştırıyor, bu “beyaz kar çiçeği”ne aşık olan Arthur aşkını kalbine gömmek ve hislerini toplumun o meraklı gözlerinden gizlemek zorunda kalıyor. Fakat kalbinde hissettiği bu acıyı Hristiyanlığın gerektirdiği o ideal değerlerden sapmamak adına örterken aynı Cinthia’da olduğu gibi kızlarıyla da ilişkisinin bozulmasına yol açıyor. Özellikle Yvette’in çingeneyi ziyareti sırasında tanıştığı Major Eastwood ve Mrs. Fawcett çiftiyle görüştüğünü öğrenmesi, Arthur’un kızını akıl hastanesine kapatmakla tehdit etmesine neden oluyor. Varlıklı bir mühendisin eşi olan ve Major Eastwood ile kaçan Mrs. Fawcett ona eşi Cinthia’yı hatırlatıyor ve bu çiftin Yvette’in o masum, saf aklına girmesinden, Yvette’in de bir gün annesi gibi onu bırakıp gitmesinden korkuyor.

     Çingeneleri hikaye ve romanlarda görmek alıştığımız bir durum aslında. Virginia Woolf’un Orlando’sında veya Jane Austen’in Emma’sında da çingene kültürünü tanıma fırsatı yakalıyoruz. Fakat The Virgin and the Gipsy’deki bu çingene Emma’dakinden çok daha farklı. Evet her ikisinde de çingenelerin birer göçebe hayatı sürdüklerini ve toplum tarafından kötü gözle bakıldıklarını, nefret edildiklerini görüyoruz. Fakat Lawrence’ın yarattığı bu çingene karakteri kibirli bir yapıya sahip. Şık kıyafetler giyiyor ve gizemli bir görünüşü var. Adının Joe Boswell olduğunu hikayenin sonunda öğrendiğimiz bu yakışıklı çingene aslında özgürlüğü ve erkek seksüalitesini, doğru düzgün bir hayat tecrübesi tatmamış Yvette için yeni bir macerayı simgeliyor. Aynı zamanda bir savaş kahramanı olarak bilinen Joe’nun sel felaketi sırasında bir anda karavanıyla belirmesi ve Yvette’i kahramanca kurtarışı da Yeşilçam filmlerini anımsatmadı değil.

     Peki neden hikayenin sonuna kadar bu çingenenin adını öğrenemedik? Çünkü İngiliz toplumuna ve birçok topluma göre de çingeneler sosyal statü açısından oldukça düşük konumda ve onların ne kadar değersizleştirildiğini göstermek için ona sadece “çingene” olarak seslenmeyi uygun görmüş Lawrence. Bence kitabın başlığını The Virgin and the Gipsy olarak koyma amacı da madalyonun iki yüzünü bizlere göstermek. Bir yandan sadece cinselliğiyle ve bedeniyle gündeme getirilen ve bekaretinin kendi fikirlerinden ve düşüncelerinden daha önemli olduğu bir kadın modeli (Yvette); diğer yandansa toplum tarafından kültürü, yaşayış biçimi ve sosyal statüsü nedeniyle ezilen ve hor görülen bir erkek modeli (Joe). Fakat Lawrence karakterleri tasvir ediş biçimi ve onların seslerini bizlere duyuruş tarzıyla hem toplumun kadın-erkek rollerine hem de kendisinden farklı olanları değersizleştirmesine tepkide bulunduğu çok güzel bir hikaye yaratmış. Eğer D.H. Lawrence tarzı ve düşünce biçimiyle sizlerin de ilgisini çektiyse, biraz sıradan ama bir o kadar da dopdolu bir hikaye okumak istiyorsanız The Virgin and the Gipsy’i sizlere öneriyorum. Yazımı okuyan herkese teşekkürler. Kendinize iyi bakın, hoşçakalın 😊


“She hated the rectory, and everything it implied. The whole stagnant, sewerage sort of life, where sewerage is never mentioned, but where it seems to smell from the centre to every two legged-inmate, from Granny to the servants, was foul.”

Türkçesi: “Nefret ediyordu. Bütün bu kokuşmuş, lağımlaşmış hayattan, lağım sözcüğünün ağıza alınmadığı ama evdeki bütün iki ayaklı canlıların, Nine’den hizmetkârlara kadar, herkesin buram buram çirkeflik koktuğu bu yaşantıdan.”

Lawrence, D. H. (1999). The Virgin and the Gipsy & Other Stories. Hertfordshire, England: Wordsworth Editions Limited.

1 Kitapla ilgili araştırma yaparken neden kitabın bazı baskılarında “gipsy”, neden bazılarında “gypsy” yazdığı konusunda kafa karışıklığı yaşadım ve öğrendim ki kitabın aslında ilk baskılarında “gipsy” yazarken yeni baskılarında “gypsy” şeklinde yer vermeye başlamışlar. Bu değişikliğe neyin yol açtığını bilmiyorum açıkçası çünkü iki kullanım da aslında doğru. Wordsworth Classics’ten okuduğum kitabın başlığında da “gipsy” yani eski şekliyle yer verildiği için ben de o şekilde bırakmayı tercih ettim, bu da ek bir bilgi olarak aklımızda kalsın.

Yazı kategorisi: Genel

Orlando – Virginia Woolf

Virginia Woolf ve Vita Sackville-West

Uzun bir aradan sonra herkese merhaba. Umarım sağlıklı ve huzurlu geçiriyorsunuzdur hepiniz bu dönemi. Bu yazımda sizlere Virginia Woolf’un sevgilisi ve yakın arkadaşı Vita Sackville-West’e adamış olduğu ve Vita’nın hayatından izler taşıyan, bir nevi sahte biyografi olma özelliği taşıyan fantastik romanı Orlando’dan bahsedeceğim. 11 Ekim 1928 tarihinde, Virginia Woolf ve Leonard Woolf tarafından kurulmuş olan Hogarth Press’te yayınlanan bu roman bilindik biyografi tanımının dışına çıkmış ve Viktoryen dönemi biyografi kalıplarını kırmış. Bambaşka modern bir eser ortaya çıkarmış Woolf tek bir türde sınırlandırılamayan. Dört yüzyıl boyunca yaşadığı maceraları anlattığı, kitabın ana karakteri Orlando’yu yaratarak biyografinin gerçekliğe bağlı olma tanımının dışına çıkmış, zamana meydan okuyan feminist bir roman yaratmış. Alaycı anlatımlarıyla, İngiliz edebiyatına demir atmış Daniel Defoe gibi değerli yazarlara da atıfta bulunarak saf biyografinin yerini nasıl artık modern biyografiye bırakmaya başladığını bizlere göstermiş.

Elizabeth Dönemi İngiltere’sine soylu bir erkek olarak doğan Orlando, 1588-1928 yılları arasında yaşadığı süre boyunca maceradan maceraya koşuyor. Dört yüzyılı kapsayan, 6 bölüme ayrılan kitapta her bir bölüm İngiliz Edebiyatı’nda bir dönemi kapsıyor Bu dönemler Elizabeth/Jacob, 17. Yüzyıl, Restorasyon Dönemi, 18. Yüzyıl, 19. Yüzyıl, Viktorya dönemi ve Modernizm dönemi olarak sıralanıyor. Yaşadığı bu dört yüzyıl boyunca Orlando, gençliği ve masumiyetinden etkilenen ve onu servete boğan Queen Elizabeth I’in sevgilisi oluyor, 1608’de meydana gelen, Avrupa’nın son 500 yıldır en soğuk kışı kabul edilen, Thames Nehri’nin donduğu ve birçok canlının donarak öldüğü The Great Frost sırasında tanıştığı Rus Prensesi Sasha’ya aşık oluyor, Sasha’nın onu hayal kırıklığına uğratması sonucu ağır bir depresyon dönemi geçiriyor, yedi gün trans bir şekilde etrafında olup bitenlerden habersiz uyuduktan sonra şiirle uğraşmaya başlıyor fakat yine bir hayal kırıklığı sonucu Londra’dan ayrılıp Konstantinapolis’e Büyükelçi olarak gidiyor. İkinci trans uykusundan sonra bir gecede kadın oluyor, çingenelerle bir müddet yaşadıktan sonra Londra’ya dönüyor, kendisi gibi cinsiyet değiştiren, ikinci bölümde Arşidüşes Harriet olarak tanıdığımız Arşidük Harry’nin evlenme teklifini reddediyor, aniden verdiği bir kararla Marmadük Bontrop Shelmerdine ile evleniyor, bir oğlan çocuğu dünyaya getiriyor ve The Oak Tree (Meşe Ağacı) adlı şiiriyle “Burdett Coutts” anma ödülünü kazanıyor.

Böyle bir çırpıda, virgüllerle ayıra ayıra dizdiğime bakmayın cümleleri. Orlando’nun bu süreçte nasıl bir duygu durumundan geçtiği, neler düşlediği, neler yaşadığı, bu koskoca dört yüzyıl aslında bir çırpıda anlatılabilecek kadar kısa değil elbet. Her ne kadar alışılagelmiş Virginia Woolf romanlarından farklı bir şekilde yazılsa da, kendi deyimiyle ciddi şiirsel ve deneysel kitaplardan veya detaylı inceleme gerektiren yazım biçimlerinden kaçma ihtiyacı hissederek biraz da eğlenmek amacıyla bu romanı kaleme almış olsa da Virginia, barındırdığı birçok imgeye, tarihte meydana gelen birçok olaya, bu dört yüzyıl boyunca yaşamış birçok kral, kraliçe, prens, prenses, şair ve yazara yer vermesi ve daha birçok sebepten ötürü özveri gerektiren çok değerli bir kitap Orlando. Bu yüzden kitabı daha derinlemesine anlamak açısından Woolf’un kitabı yaratım sürecine ve kitabı yazarken aldığı ilham kaynaklarına şöyle bir değinmenin faydalı olduğunu düşünüyorum.

Vita Sackville-West ile tanışıklığı 1922 yılının Aralık ayında başlayan Woolf, Vita’nın soylu geçmişinden ve doğduğu yer olan Knole’ye bağlılığından haberdar oluşunun bir ay sonrasında Vita’dan, yazmış olduğu “Knole and the Sackvilles” adlı kitabın bir kopyasını istiyor. Aslında Vita’nın geçmişine dair öğrendiği bu bilgiler 20 Eylül 1927’de yazmaya karar verdiği bu yeni kitabın da temellerini oluşturuyor. İlk olarak 5 Ekim 1927’de, Orlando isimli bir karakterin 1500lü yıllarda başlayan ve günümüze kadar devam eden hayatını anlatacağını, bu karakterin de aslında Vita’nın kitapta vücut bulmuş hali olduğunu yazıyor günlüğüne Woolf. 10 Ekim 1927’de Woolf’un bu yeni kitap planını öğrenen Vita, Orlando karakteriyle kitaba yansıtılma konusunda ne kadar heyecanlı olduğunu yazıyor Woolf’a.

Kitabın Wordsworth Classics baskısında da yer alan resimlerden bazıları aslında Woolf’un Knole’ye yolculuk edip Vita’nın aile portresinden seçtiği resimler. Bu resimlere değinecek olursam “Orlando, erkek çocukken” portresi 16. Yüzyılda yapılmış olan, 4. İngiliz Kontu’nun oğlu Edward Sackville’e ait. “Arşidüşes Harriet” ve “Orlando Büyükelçiyken” portreleri de Woolf’un Vita’nın aile portresinden seçtiği diğer ikisi. Kitapta “Rus prensesin çocukluğu” portresi hariç diğer resimler, Woolf tarafından fotoğraflanmış Vita’nın kendi resimleri. “Rus prensesin çocukluğu” portresini ise kitaptaki etkiyi koruyabilmek adına kendi kız kardeşi ressam Vanessa Bell’in kızı Angelica’yı fotoğraflayarak yer vermeyi uygun görmüş Woolf.

Kitapta Orlando ve Vita arasındaki bağlara dikkat çekmek istiyorum biraz da. Vita’nın hayatında güçlü bir etkiye sahip olan, doğduğu yer Knole, Orlando’nun doğaya ve yaşadığı yere bağlılığının vurgulanışıyla kitabın merkezine konulmuş. Orlando’nun dört yüzyıl boyunca yanından ayırmadığı ve sonunda ona “Burdett Coutts” anma ödülünü kazandıran The Oak Tree adlı şiiri de Vita’nın Hawthorden Ödülü’nü kazandığı “The Land” şiirinin romanda kılık değiştirmiş hali. Romandaki bazı önemli karakterlerı yaratırken Woolf, Vita’nın aşkları ve bazı tanıdıklarından ilham almış. Orlando’nun ilk aşkı, Rus Prensesi Sasha, Vita’nın bir zamanlar tutkulu aşk yaşadığı Violet Trefusis’ten esinlenilirken Orlando’nun evlenme teklifini reddettiği Arşidük/Arşidüşes Harriet, bir zamanlar Vita’ya evlenme teklifi eden Lord Lascelles’ten, Orlando’nun ani bir kararla evlendiği Marmadük Bontrop Shelmerdine ise Vita’nın kocası Harold Nicholson’dan esinlenilerek yaratılmış.

Virginia Woolf ayrıca bu romanında önceki yazdığı eserlere de göndermeler yapmaktan kaçınmamış. 1929 yılında yayınlanan A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) adlı eserinde ve Elizabeth döneminde kadınların nasıl istediklerini yapmaktan mahrum bırakıldıklarını vurgulamak amacıyla Shakespeare’nın kız kardeşi olarak yarattığı hayali karakter Judith’in tiyatro serüvenini onu hamile bırakarak mahveden Nick Greene, Orlando’da bir şair olarak karşımıza çıkıyor ve bu sefer de Orlando’nun hayatını mahvediyor edebi çabalarını ve tüm yaşamını alaycı bir şekilde ele aldığı şiiriyle. Fakat birkaç yüzyıl sonra tekrar karşılaşan ikili öğle yemeği yedikleri sırada Greene, Orlando’nun “The Oak Tree” adlı şiirini inceliyor, ondan övgülerle bahsediyor ve eserini yayınlatıyor. Greene’in bu değişimi bizleri şaşırttı mı, belki biraz fakat aradan geçen dört yüzyılda hiçbir şey aynı kalmadı. Toplum değişti, yeni icatlar ortaya çıktı ve bütün bu değişimin içinde her ne kadar gözle görülür bir şekilde yaşlanmasa Orlando da büyük değişimler geçirdi. Bu yüzden Nick Greene’nin de bu değişimi gayet olağan. Kitapta ayrıca To the Lighthouse (Deniz Feneri)’ta “Time Passes” (Zaman Geçiyor) adlı bölüme de alaycı bir göndermede bulunarak aslında iki üç yüzyıl geçse de bazı şeylerin nasıl aynı kaldığını, zaman geçse de hiçbir şeyin olmadığını söylemiş Woolf. Kendi eserlerine ek olarak Shakespeare’in As You Like It ve Othello adlı eserlerine, Alexander Pope’un The Rape of the Lock’una, D.H. Lawrence’ın 1928’de yayınlanan ve uzun bir süre yasaklı kitabı Lady Chatterley’s Lover (Lady Chatterley’in Sevgilisi)’a da göndermeler yapmış Woolf Orlando’da. Orlando’nun büyük annesi Moll’dan bahsederek Daniel Defoe’nin 1722’de yayınlanan eseri Moll Flanders’a komik bir göndermede bulunmuş. Ayrıca Orlando ve Marmadük Bontrop Shelmerdine’ın ilk karşılaştığı sahnede Shelmerdine’ın attan düşüşüyle, Charlotte Bronte’nin Jane Eyre adlı eserinde Jane ve Mr Rochester’ın ilk karşılaştığı sahnede Mr Rochester’ın attan düşüşüne gönderme yapmış.

Cinsiyet teması kitaptaki belki de en önemli temalardan biri olma özelliğini taşıyor. Daha ilk cümlesiyle dikkatimizi çeken “He- for there could be no doubt of his sex, thoguh the fashion of the time did something to disguise it…”( Oğlan -günün modası cinsiyetini bir parça gizlese de erkek olduğu besbelliydi…) cümlesi bizlere, her ne kadar erkek olarak doğduğu ve bir gecede kadın olduğu bahsedilse de bize kitapta, Woolf aslında muğlak bir formda, kadınsal ve erkeksel özelliklerin birleşimi niteliği taşıyan bir karakter ortaya çıkarmış Orlando aracılığıyla. Kişilerin cinsiyetini değiştiren şeylerin giydikleri kıyafetler olduğunu, aslında apaçık bir şekilde gördüğümüz şeyin öyle olmayabileceğini göstermiş bizlere. Kıyafetleri bir sembol olarak kullanarak da cinsiyet kalıplarını kırmış ve topluma değişimin gücünü göstermiş.

Orlando her ne kadar etkileyici, büyüleyici, düşündüren ve güldüren, bazı yönleriyle de alaycı bir kitap olsa da Vita’nın annesi Lady Sackville ve Brave New World’ün yazarı Aldous Huxley gibi kişilerin eleştirilerine maruz kalmış. Fakat yine de Vita’nın oğlu Nigel Nicolson’ın da belirttiği üzere, edebiyatın en uzun soluklu ve en etkileyici aşk mektubu dizisi olma özelliği taşıyan Orlando, kesinlikle okunmaya değer bir kitap. Belki de dönemin yazarları daha eleştirel bir yönden bakmayı tercih etti kitaba ve bu yüzden sert tepkilerle karşılaştı Orlando, belki de bu yüzden uzun süre istediği satışları yakalayamadı. Fakat bildiğimiz tek bir şey var ki o da Woolf’un Vita’ya karşı beslediği o derin sevgiyi hissedebildiğimiz bir kitap olması. Woolf 7 Kasım 1928’de günlüğüne Orlando’nun ona ne kadar çok şey kattığından bahsetmiş. Peki siz de hazır mısınız bu fantastik biyografinin içinde kaybolmaya, yeni bilgilerle donanmaya ve Vita’yı tanımaya? Cevabınız evetse durmayın hadi ve bir an önce alın okuyun Orlando’yu.

P.S: Orlando’yla ilk tanışıklığım aslında 1992 yılında Sally Porter’ın yönettiği Orlando filmiyle başlamıştı. Başrollerinde Tilda Swinton ve Billy Zane yer alıyor. Eğer izlemek isterseniz tavsiyemdir. Yazımı okuyan herkese teşekkürler. İyi günler.

“Has the finger of death to be laid on the tumult of life from time to time lest it rend us asunder? Are we so made that we have to take death in small doses daily or we could not go on with the business of living? 

Türkçesi: “Ölümün parmağının, bizi parçalamasın diye hayatın karmaşasının üzerine ara sıra dokunması mı gerekmekte? Ölümü her gün ufak dozlarda almazsak yaşamayı beceremeyecek bir yapıda mıyız?

Woolf, V. (1995). Orlando: A Biography. Hertfordshire, England: Wordsworth Editions Limited.
Yazı kategorisi: Genel

Heart of Darkness(Karanlığın Yüreği)- Joseph Conrad

Herkese merhaba. Yine modernizmin önemli yazarlarından Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness” (Karanlığın Yüreği) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Wordsworth Classics yayınlarından okuduğum bu kitapta Heart of Darkness’a ek olarak iki adet hikaye bulunmakta. Bunlardan ilki Heart of Darkness’a geçmeden hemen önce karşılaştığımız, Heart of Darkness’ın ana karakteri Charlie Marlow tarafından anlatılan “Youth (Gençlik)” ve diğeri de “The End of the Tether”. Bu baskıda şimdilik sadece Heart of Darkness’ı okumama rağmen bu üç hikayenin bir arada verilmesinin bir amacı var. The Youth’ta genç bir adamın Doğu’ya ilk yolculuğunu, o tazeliği tadarken Heart of Darkness’ta acıyı ve kederi, The End of the Tether’da da yıpranmışlığı gözlemliyorsunuz. O yüzden belki de bu üç hikayeyi art arda ve sindirerek okumak sizlere daha iyi bir okuma tecrübesi sunabilir.

Emperyalizmin, ırkçılığın, kolonileşmenin ve köleleştirmenin karanlık yüzünü bizlere gösteren Heart of Darkness’ta olayları, Thames Nehri’ne demir atmış ve denizin çekilmesini bekleyen The Nellie adlı filikada, Marlow’un anlattıklarına kulak veren bir kişinin gözlerinden görüyoruz gibi gözükse de kitabın asıl anlatıcısı Marlow.  Conrad’ın Lord Jim ve Chance adlı kitaplarının da anlatıcısı olan Marlow, Heart of Darkness’ta filikadaki arkadaşlarına fildişi ticareti yapan bir şirkete nasıl tekne kaptanı olarak alındığını ve Kongo Nehri üzerinden Kongo’ya olan yolculuğunu, bu yolculuk sırasında şirketin bölgenin yerlilerine karşı olan acımasız davranışlarını ve onları köle gibi çalıştırıp nasıl sömürdüklerini anlatır. Aslında Marlow’un başından geçen tüm bu olaylar Joseph Conrad’ın 1890’da Kongo’yu ziyaretinde yaşadıklarının yansıması bizlere. Sömürgeciliğin kurbanı Polonya’da doğup büyüyen Conrad, tıpkı Marlow gibi Belçika’da bir ticari şirket tarafından Kongo’daki koloniye görevlendiriliyor fakat asıl görevi gemi kaptanlığı olmamasına rağmen dönüş yolculuklarında gemi kaptanının hastalanması üzerine dümeni eline almak mecburiyetinde kalıyor. Kongo’ya yolculuğu sırasında hem fiziksel hem de ruhsal sağlığı oldukça bozuluyor şahit olduğu manzaralar yüzünden Conrad’ın. İşkenceler, katliamlar… Karanlık bir dünyayla karşı karşıya kalıyor Conrad ve çocukluğundan beri bu tür sömürüleri tecrübelemiş biri olarak Kongo’da gördüklerini yazıya döküyor. Afrikada’dan dönüşünden 8 yıl sonra, 1898 yılında yazdığı bu hikayeye kadar Kongo’daki koloninin kurucusu Belçika Kralı II. Leopold’ın ve oraya gönderilen kişilerin yerli halka yaptığı zulümler ve hatta katliamlar bastırılmaya ve gizlenmeye çalışılıyor. Sömürgeciliğin ve vahşetin sesi olan Conrad sayesinde birçok insan daha önce hiç görmedikleri Kongo yerlilerinin yaşadığı işkenceleri hissediyor içlerinde, hiç görmedikleri bu karanlık dünyanın yüreğine doğru bir yolculuğa çıkıyor. İçlerinde gitgide büyüyen bu karanlık ve husursuzluk hissi kendilerine de anlamsız, yalnız ve boş bir hayat yaşadıklarını hatırlatıyor. Hayatın acımasız döngüsünde değersizleşen, yitip giden benliklerini geri kazanmak için bir savaş veriyorlar. Yani aslında bu sadece Kongo’ya değil kişilerin kendi iç dünyalarına da yaptıkları bir yolculuk.

Kitaptaki en önemli temalardan birisi olan deliliği, yabancı bir bölgede neredeyse yalnızlığa terk edilen Mr. Kurtz adlı karakterde gözlemliyoruz. Onun geçmişine dair elimizde pek bilgi olmamasına rağmen şirket tarafından Kongo’ya gönderildikten sonra daha fazla fildişi elde etmek adına yerli halkı nasıl sömürdüğünü Marlow’dan dinliyoruz. Kitabın 3. kısmına kadar görüşmemiş olmalarına rağmen etrafındaki birçok insandan Kurtz’ün ne kadar mükemmel ve başarılı biri olduğuna dair duydukları sonucunda Kurtz Marlow için bir saplantı haline geliyor. İçine karanlık bir bulut gibi çöken Kurtz’le içsel konuşmalar yapıyor ve bu mükemmel insanla gerçek dünyada karşılaşabilmek, onun sesini duyabilmek için yanıp tutuşuyor. Fakat içten içe zehirliyor Kurtz onu. İçinde devamlı Kurtz’ün de son sözleri olan “The horror! The horror!” (Korku! Korku!) çığlığını duyması, kendinin de bir çukura gömüldüğünü hissetmesi ve sonrasında hastalanışı Kurtz’ün Marlow’un iç dünyasında yaşamaya devam ettiğini gösteriyor bizlere. Marlow kitabın başlarından beri Kurt’ün deliliğinden bahsediyor ve yaptığı o vahşetlere ve zulümlere şahit oldukça bizler de Kurtz’den nefret ediyoruz. Fakat şirketin onu sosyal çevresinden, nişanlısından uzakta, yabancı bir bölgede yalnızlığına terk etmesi ve davranışlarından dolayı hesap verecek kimsesinin olmaması, Marlow’un tahminlerine göre belki de fakirliğin yarattığı hırsla fildişi ticaretini hayatının en önemli parçası haline getirmesi, şirketin sürekli olarak onun methodlarını uygunsuz bulması ve Kongo’da edindiği bilgilere ulaşmak için ellerinden gelen yola başvurmaları gibi nedenlerden Kurtz değil asıl suçlunun şirket olabileceğini de gösteriyor bizlere Conrad. Bu durumda da kimin suçlu olduğuna karar vermek siz okurlara düşüyor.

Citizen Kane’deki Charles Foster Kane karakterine, modern insanın içindeki boşluğu, I. Dünya Savaşı’nın ardından derin bir umutsuzluğa kapılan Avrupa toplumunu anlatan T.S. Eliot’un 1925’te yayınladığı “The Hollow Men”(İçi Boş Adamlar) şiirine —”Mistah Kurtz – he dead.” — ve daha birçok filme ve kitaba ilham olan Heart of Darkness, Nijeryalı yazar Chinua Achebe gibi birçok kişi tarafından da eleştiri almış. Achebe kitabın Afrika yerlilerini aşağıladığını, xenophobianın (yabancılardan nefret etme) kitap boyunca hissedildiğini ve kitapta Afrika’nın, Avrupa’nın ve Batı medeniyetinin zıttı olarak gösterildiğini dile getirmiş. Achebe’ye Afrika yerlilerinin daha geri plana atıldığı ve vahşi olarak gösterildikleri için aşağılandığı konusunda katılıyorum. Kitapta kimlerin daha vahşi olduğunu apaçık bir şekilde gördüğümüzü düşünüyorum. Fakat yukarıda da bahsettiğim üzere Afrika yerlileri, Kongo’da yaşanan vahşetler ve sömürgecilik düzenine karşı insanları bilgilendirdiği, onların bu düzene karşı bakış açılarını değiştirmesini ve onlarda farkındalık yaratmayı sağladığı için Heart of Darkness’ı çok değerli bir kitap olarak görüyor ve bir an önce okumanızı tavsiye ediyorum. Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ederim. Sevgiyle kalın, sağlıklı kalın.

“I have wrestled with death. It is the most unexciting contest you can imagine. It takes place in an impalpable greyness, with nothing underfoot, with nothing around, without spectators, without clamour, without glory, without the great desire of victory, without the great fear of defeat, in a sickly atmostphere of tepid scepticism, without much belief in your own right, and still less in that of your adversary.”

Türkçesi: “Ölümle boğuştum. Düşünebileceğiniz en yavan, en heyecansız mücadeledir bu. Elinizle tutup kavrayamayacağınız bir bulanıklığın içinde, ayağınızı basacağınız bir zemin ve çevresinde hiçbir şey olmayan, izleyiciden, gürültüden, şan ve şöhretten, o büyük kazanma ve zafer arzusundan, büyük mağlubiyet korkusundan yoksun, donuk, hissiz bir kuşkuculuğun hastalıklı ortamında, kendi çaba ve becerinize pek inancınız olmadan ve hatta hasmınızın çabasına daha da az inanarak yaşanan bir mücadele.”

Yazı kategorisi: Genel

A Room With a View (Manzaralı Bir Oda)- E.M.Forster

Herkese merhaba. E.M. Forster’ın “A Room with a View” (Manzaralı Bir Oda) adlı kitabından bahsedeceğim bu yazımda sizlere. Bu kitap yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve akıcılığı, etkileyici üslubuyla beni daima kalbinde tutan bir kitap oldu. Adeta odamın penceresinden doğanın o güzel manzarasını izler gibi izledim Edward döneminin kalbinde, Kraliçe Victoria’nın ölümünden hemen sonraki bu yaklaşık 10 yıllık süreçte gerçekleşen olayları. Kraliçe Victoria’nın 63 yıllık hakimiyetinden sonra İngiltere’nin nasıl bir havaya büründüğünü, 19. yüzyıl kadınının toplumdaki yerinin bu yeni asıra geçişte herhangi bir değişime uğrayıp uğramadığını gözlemleme fırsatı buldum bu roman aracılığıyla. Romana hakim olan ana tema aşk fakat karakterler arasındaki sosyo ekonomik ve toplumsal statü farklılıklarını, kadınların nasıl davranması gerektiğine dair baskı ve kısıtlamaları da bize hissettirmiş Forster. Kendisi modernizm döneminde yaşamasına rağmen dönemin diğer önemli yazarları Virginia Woolf ve James Joyce gibi bilinç akışı tekniği kullanmamış bu romanında. Bu da kitabı daha kolay okunur yapıyor okurlar açısından. Roman iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde olaylar İtalya’da geçerken ikinci bölümde İngiltere’de geçiyor. İlk bölümde tanıştığımız Lucy Honeychurch, Charlotte Barlett, Mr. Emerson, George Emerson, Arthur Beebe, Cuthbert Eager, Eleanor Lavish, Catherine ve Teresa Alan’a kitabın ikinci bölümünde Cecil Vyse, Mrs. Vyse, Freddy Honeychurch, Sir Harry Otway ve Minnie Beebe ekleniyor. İlk bölümde Pension Bertolini’de tanışan bu karakterlerin bazıları bizzat varlıklarıyla, bazıları da mektupları aracılığıyla hissettiriyor bize kendilerini ikinci bölümde. Yani bir şekilde Pension Bertolini’nin romanın bu büyülü dünyasına attığı demir hiçbir şekilde sökülmüyor.

“Kendine Ait Bir Oda”’yı analiz ettiğim yazımda Virginia Woolf’un Bloomsbury Grubu’yla olan ilişkilerinden bahsetmiştim. Edward Morgan Forster da bu gruba mensup bir yazardı ve benim onunla tanışıklığım modernizm dönemine dair yaptığım araştırmalara ve insan hakları, feminizm, politika, sanat gibi konuların konuşulduğu ve tartışıldığı bu gruba dair edindiğim bilgilere dayanıyor. Bildiğiniz üzere romanda gerçekleşen olayların ne olduğu ve nasıl yaşandığına ek olarak ne zaman ve nerede yaşandığı da önemli. Bu yüzden yazarın hayatı ve yaşadığı toplumun izlerini romanlarına nasıl yansıttığı da bir o kadar önemli. Bir romanı daha iyi anlamak için yazarın hayatına dair de bilgi sahibi olmamız büyük önem arz ettiği için sizlere kısaca Edward Morgan Forster’ın kim olduğundan bahsedeceğim. Edward Morgan Forster 1879-1970 yılları arasında yaşamış İngiliz kısa hikaye ve roman yazarı. Babasını erken yaşta kaybetmesi sebebiyle annesi tarafından yetiştirilmiş ve daha sonraları devlet okulları hakkındaki eleştirilerinin odağı olan Tonbridge’de yatılı eğitim görmüş. Hayata dair yeni bakış açıları kazanmasını sağlayan ve ilgi ve yeteneklerini keşfettiği King’s College’ta eğitimine devam eden Forster’ın Akdeniz kültürüyle ilk karşılaşması da orada olmuş. King’s College’tan mezun olduktan kısa bir süre sonra yazarlığa başlayan Forster’ın romanlarının ana teması da çoğunlukla sınıf farklılıkları ve bu farklılıkların insan ilişkilerini nasıl zorlaştırdığı üzerinedir. Hayatı boyunca altı roman yazmış Forster, hepsi birbirinden değerli ve çoğu yaşamı boyunca Avrupa, Mısır ve Hindistan’a yaptığı ziyaretlerden izler taşıyor. Mesela 1924’te yayınlanan son romanı “A Passage to India” (Hindistan’a Bir Geçit)’ı adından da anlayabileceğimiz üzere Hindistan’a yaptığı ziyaretlerinde yaşadığı tecrübelerini biz okurlara aktarmak amacıyla kaleme almış. Aynı şekilde “A Room with a View” (1908) ’de de olayların zaten İtalya ve İngiltere’de geçtiğinden bahsetmiştim daha önce. Forster’ın diğer romanları da “Where Angels Fear to Tread” (1905), “The Longest Journey” (1907), “Howards End” (1910) ve ölümünden hemen sonra yayınlanan “Maurice” (1971)’tir.

Dönemin yazarlarından oldukça farklıydı Forster, kadınların ve erkeklerin hayal güçlerini diri tutmak için yaşadıkları yerlerle daima temasta kalmaları gerektiğine inanırdı. Belki de bu yüzden “A Room with a View”de Lucy İtalya’nın büyüleyici dünyasından kopup ikinci bölümde yaşadığı Windy Corner’a geri dönüyor. İtalya’ya dair anılarını tekrar beyninde canlandırabilmek, vücudunun en uç noktalarını bile oraya tekrar gitmenin vereceği mutlulukla titretebilmek için. Fakat hep kaçtığı biri var Lucy’nin, George Emerson. Onunla tekrar karşılaşma hissi ve aralarında olup bitenlerin başkaları tarafından öğrenilecek olmasının ona verdiği huzursuzluk beynini o kadar meşgul ediyor ki bir süre sonra artık İtalya’ya dair anılarını da unutmaya başlıyor. Tekrar gitmeli oraya, yeniden tazelemek için hatıralarını. Ki gidiyor da, kitabın en sonunda Pension Bertolini’nin o manzaralı odasından dışarıyı seyrederken buluyoruz onu.

 E.M.Forster’ın kitaplarının en önemli parçası anlatıcısı. Karakterlerin hayatlarını, hislerini bize aktaran, varlığını bir şekilde verdiği bilgilerle ve karakterlerin hayatlarına yaptığı müdahalelerle bize hissettiren bir kişi. “A Room with a View”de de anlatıcının aslında olayların seyrini ufacık bir müdahalesiyle nasıl değiştirdiğini ve tüm bunların romana nasıl etkileri olduğunu görüyorsunuz. Kitabı etkisi altına alan en önemli unsurlardan birisi zıtlıklar. Özellikle aydınlık ve karanlığın olaylar ve karakterler üzerindeki yansımalarını görüyoruz bu roman boyunca. Romanın birinci kısmında Lucy’nin aydınlığa doğru yürüyüşünü ve içsel zenginliğini görürken ikinci kısımda karanlık tarafından ele geçirilişini görüyoruz. Kuzeni Charlotte Barlett aracılığıyla da Lucy’nin hayattaki mutlu olabileceği şeyleri elinin tersiyle itmesi durumunda oluşabileceği otuz yıl sonraki halini görüyoruz. Bu aydınlık ve karanlık zıtlaşması sadece karakterlerin ruh durumları veya davranışlarına değil doğanın kendisine de yansımış. Romanın bir kısmında ilk başta güneşli bir hava hakimken bir süre sonra yaklaşan kara bulutların ve fırtınanın hissedilmesi de bu zıtlaşmanın bir örneği. Aslında Forster yaşam ve ölüm arasında geçen o sürede yaşadığımız bütün gelgitlerin, hatta yaşam ve ölümün ta kendisinin doğadaki bu döngüye benzediğini, bu döngülerin bir bütünü oluşturduğunu göstermek istemiş bizlere.

“A Room with a View”’in ayrıca 1985 yapımı bir filmi var. Birçok ödül kazanmış bu filme Lucy rolüyle Helena Bonham Carter, George rolüyle Julian Sands, Charlotte Barlett rolüyle Maggie Smith ve daha birçok oyuncu hayat veriyor. Ben de henüz seyretmedim fakat izlenecekler listeme almış bulunmaktayım. Sizlerin de bir göz atmanızı tavsiye ederim.Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür ederim. Sevgiyle kalın, sağlıklı kalın.

“We cast a shadow on something wherever we stand, and it is no good moving from place to place to save things; because the shadow always follows. Choose a place where you won’t do harm – yes, choose a place where you won’t do very much harm, and stand in it for all you are worth, facing the sunshine.”

Yazı kategorisi: Genel

Geceyi Anlat Bana- Djuna Barnes

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere Djuna Barnes’ın “Geceyi Anlat Bana” adlı kitabından bahsedeceğim. Djuna Barnes modernizm dönemini araştırmaya başladığım zamanlarda karşıma çıkan ve en bilinen eseri “Nightwood”un Sel yayıncılıktan çevirisini görmemle bende büyük bir ilgi uyandıran bir yazar. Öncelikle Djuna Barnes’ı bilmeyenler için kısaca kim olduğundan bahsetmek istiyorum. Djuna Barnes 1892-1982 yılları arasında yaşamış, modernizm dönemine büyük katkılar sağlamış Amerikan yazar. 1913’te kariyerine gazateci olarak başlamış ve aynı zamanda gazete ve dergiler için çizimler de yapmış. Daha sonraları şiirlerini ve düz yazılarını edebiyat dergilerinde yayınlamaya başlamış ve 1915’te şiirlerini “The Book of Repulsive Women” adlı kitabında toplamış. Yaşadığı süre boyunca İngiltere, Paris, New York ve Kuzey Amerika’ya ziyaretlerde bulunmuş ve “Geceyi Anlat Bana”da da bu ziyaretlerin yansımalarını-özellikle Paris-apaçık görmemiz mümkün. Djuna Barnes’in diğer önemli eserleri A Night Among the Horses(1929), Ladies Almanack(1928) ve Ryder(1928) fakat Türkçe’ye çevrilen tek eseri “Nightwood”(Geceyi Anlat Bana).

“Geceyi Anlat Bana”yı almaya beni iten şey aslında “The Millions”un okunması en zor 10 kitap listesi. Bu listedeki kitapların bir kısmının modernizm dönemine ait olduğunu biliyorum ve şu sıralar odaklandığım dönem modernizm olduğu için bu kitabı bir an önce alıp okumak istedim. Aslında bir yandan da bu listenin neye göre yapıldığını, yani bu kitaplarda okuyucuyu zorlayan şeylerin neler olduğunu öğrenmek istiyorum. O yüzden elimden geldiğince bu listedeki bütün kitapları okumaya çalışacağım.

Kitap T.S. Eliot’un önsözüyle ve Jeanette Winterson’ın sunuşuyla başlıyor. Zaten bu iki değerli kişinin de kitaptan bu kadar övgüyle bahsetmeleri, T.S. Eliot’un kitabın defalarca kez okunması gerektiğini vurgulaması sebebiyle kitabın bana çok şey katacağını ve beni çok etkileyeceğini anlamıştım. “Geceyi Anlat Bana” beni hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmayan, çok zevk aldığım bir kitap oldu. Jeanette Winterson’ın ifadesiyle “içinde bir incinin eridiği kadehten içmek” gibiydi onu okumak. Kitapta öylesine betimlemeler, benzetmeler ve kişileştirmeler var ki okuduğunuz çoğu satırı birkaç kez daha okumanız gerekiyor bu satırları derinlemesine anlamak için. Kitap modernizm döneminde yazılmış fakat Virginia Woolf’taki gibi yoğun bir bilinç akışı tekniği göremiyoruz ve kitaptaki zaman akışı da olayların gerçekleşme sırasına göre şekillenmiş. Bu yüzden bu kitabı modernizmin önemli eserlerinden biri yapan ve The Millions’un listesinde zirveye taşıyan şeyin Djuna Barnes’ın olağanüstü üslubu ve kişileştirme ve benzetme gibi edebi sanatları kitaba çok başarılı bir şekilde yedirebilmesi olduğunu düşünüyorum.

Gecenin ve acının kitabı diye de tasvir edebileceğimiz “Nightwood” (Geceyi Anlat Bana), bazı edebi düşünürlere göre adını Night yani gece ve wood yani Djuan Barnes’ın ressam sevgilisi Thelma Wood’un birleşiminden alıyor. Ayrıca kitap Djuna Barnes ve Thelma Wood’un ilişkisini ve ayrılık sürecini yansıtması nedeniyle otobiyografik olarak kabul ediliyor. Djuna Barnes’ın 1936’da yayınladığı bu kitabı çoğunlukla Paris’te geçiyor. Kitabın ana karakteri Robin Vote’u kendine çeken, kendi benliğini aradığı bir dünya burası. Kah tesadüfen karşılaştığı bir yabancıya sarıldığı kah sarhoş bir şekilde polisler veya dilenciler tarafından tehdit edildiği bir dünya. Robin Vote’un gecelerini geçirdiği, çoğu zaman eve uğramadığı bu dünyanın gizemini çözmek, onu bu dünyaya çeken şeyi anlamak için adeta bir köpek gibi Robin’in izini süren Nora Flood’a rastlıyoruz kitapta. Bir zamanlar sevgili olduğu fakat daha sonra Jenny Petheridge’in pençelerine kaptırdığı Robin’e olan aşkından dayanılmaz bir acı çeken, her gece umutsuzca Robin’in gelmesini bekleyen, aradan yıllar geçse de onu bir türlü unutamayan Nora Flood. Kitapta bir de benim en sevdiğim karakterlerden biri olan, ilk kez Robin Vote’un bir zamanlar evli ve Guido adında çocuğunun olduğu Baron Felix’in, Berlin’de Kont Onatoria Altamonte’yi ziyareti sırasında karşılaştığı Doktor Matthew O’Connor var. Aslında Djuna Barnes’ın bu mükemmel tasvirlerininin çoğunu Nora Flood’un sırdaşı, alçak gönüllü jinekolog Matthew aracılığıyla görüyoruz. Hayatta ona yolunu bulduran şey sözcükler, belki de bu yüzden herkes Matthew’e dert anlatma peşinde fakat onun ne derdi olduğunu soran yok. Bu da Matthew’i en sonunda çıldırmanın eşiğine getiriyor ve ağzından şu cümle dökülüyor: “Artık duymak istediğiniz her şeyi duydunuz, rahat bırakamaz mısınız beni artık, gidemez miyim?”

Kitapta her karakterin birbiriyle olan ilişkisi tesadüften ibaret. Matthew ve Baron Felix’in Robin Vote’la tanışması, Robin Vote’un Nora Flood ve Jenny Petheridge ile karşılaşmaları hep tesadüfen gerçekleşiyor. Aslında karakterlerin her biri birbirine yabancı ama aralarındaki bağ o kadar güçlü ki… Her birinin bir hayal kırıklığı var, içinde dolduramadığı bir boşluk ve her biri gecenin gölgeyi gizleyişi gibi gizliyor hayatındaki acıları, kusurları. Bazıları içine gömüyor haykırışlarını, bastırıyor feryatlarını. Bazıları da bir nebze de olsa rahatlamak için dışına akıtıyor içindeki zehri. Bu zehir tek bir kişi, Robin Vote. Her bir karakterin hayatının ortak noktası Robin Vote. Her bir karakter bu zehrin tadına bakıyor ve içten içe ölüyor. Hayatları bir noktada dayanılmaz bir acı veriyor onlara. Peki herkesin hayatında böylesine etki bırakan Robin Vote mu suçlu yoksa onu bu hale getiren karanlık toplum mu? Felix’i dışlayan, Matthew’i erkek rolüne sokmaya ya da Robin, Nora ve Jenny’i heteroseksüel ilişki yaşamaya zorlayan ve normlarına uymadığın için seni aşağılayan toplumda değil mi bütün suç?

İşte “Geceyi Anlat Bana”da, kadınların birbirine olan aşkının anlatıldığı, eşcinsel edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan ve Dylan Thomas’ın “bir kadının yazdığı en büyük üç düzyazı metninden biri” dediği bu kitapta Djuna Barnes toplumun insanlara, cinsel kimliklerine dayattığı baskılara ve önyargılara tepki göstermiş ve toplumun bu baskılarının insanları nasıl karanlığa sürüklediğini ve onlara acı ve keder içinde nasıl bir hayat sürdürttüğünü kitaptaki bu beş karakter aracılığıyla bizlere göstermiş. Toplumun baskıları altında ezilmiş, kendi benliklerini arayan bu karakterlerin hayatlarını keşfetmek ve onların acılarına ortak olmak isterseniz sizi gecenin yolculuğuna beklerim. Sevgiyle kalın.

“Kemiklerimiz ancak üzerlerinde ten oldukça sızlar. İstersen hasta bir kadının şakaklarındaki deri gibi gerip incelt onu, yine kemikleri sızlatmaya ve yerinden oynatmaya yarar; işte gece de sırf işkence çeksin diye günün başının üzerine geçirilmiş bir deridir. Gece eriyip gidene kadar huzur bulamayız; gecenin öfkesi ateşini söndürene kadar.”

Yazı kategorisi: Genel

Mrs Dalloway – Virginia Woolf

Herkese merhaba. Sevgili Virginia’mın yine çok sevdiğim bir kitabı “Mrs Dalloway” in incelemesiyle karşınızdayım. Fark ettiğiniz üzere bir süredir art arda Virginia Woolf incelemeleri yapıyorum. Bunun sebebi de bu yılımı Virginia Woolf’a ve olabildiğince çok eserini okumaya adamış olmam. Aslında geç kalınmış bir yazı bu, zira kitabı bitireli yaklaşık bir hafta oldu. Sıcağı sıcağına başına geçip yazmak isterdim yazımı fakat stajın yoğunluğu ve birçok sınava girip çıkıyor olmam dolayısıyla bir türlü tam anlamıyla fırsat bulamadım. Zaten alelacele bir yazı çıkarmak da en son isteyeceğim şey olur çünkü bir kişinin bile bu kitaplara dair ufacık bir merak uyandırabilsem içinde, “İşte şimdi yazdığıma değdi” derim kendi kendime.
Bildiğiniz üzere “Mrs Dalloway” Virginia Woolf’un şimdiye kadar okuduğum üçüncü kitabı ve bir önceki okuduğum ve okunması en zor kitaplar listesinde yer aldığından bahsettiğim “To the Lighthouse”(Deniz Feneri)a göre gerçekten okunması ve anlaşılması daha kolay bir kitap. Belki de zaten tam da bu nedenden dolayı çoğu okur bu kitabı öncelikli olarak okumayı tercih ediyor. 1925’te yayınlanan bu kitap adını kitabın ana karakteri Clarissa Dalloway’den alıyor. Kitap Clarissa Dalloway’in, düzenleyeceği parti için çiçek almak üzere evinin bulunduğu Westminster’dan çıkıp Londra sokaklarına ziyaretiyle başlıyor ve kitapta sadece bir gün içinde (Eleştirmen Harvena Richter’ın iddiasına göre 13 Haziran 1923, Çarşamba) nükseden olaylar anlatılıyor. Bu hususta Virginia Woolf’un, bir diğer önemli modernist yazar olan James Joyce’tan ve onun en değerli eserlerinden birisi olan Ulysses’ten ilham aldığını söylemek mümkün çünkü Ulysses’te de ana karakter Leopold Bloom’un bir günlük Dublin gezisine şahit oluyoruz. Mrs Dalloway’de ayrıca T.S. Eliot’un “The Waste Land”(Çorak Ülke) adlı şiirinden, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness”(Karanlığın Yüreği) adlı eserinden, Shakespeare’in “Cymbeline” ve “Othello”’sundan ve daha birçok yazar ve eserinden yankılar görmek mümkün. Bu sebeple çok zengin bir kitap Mrs Dalloway, romanın diline ve ritmine adeta hayat katmış bu yankılar ve incelikle, titizlikle örülmüş karakterler arası bağlar. Kitapta yaşam ve ölüm, savaş, psikolojik sıkıntılar ve varoluşsal sancılar, biseksüellik, din, sosyal statü farklılıkları, feminism gibi birçok temaya değiniliyor. Ayrıca Big Ben’in her vuruşunda tekrar eden “The leaden circles dissolved in the air” (Kurşun halkalar havada çözüldü) dizelerinden de zaman olgusunun romanda ne kadar büyük bir önem taşıdığını görmek mümkün.
Beni kitapta en çok etkileyen karakterlerden birisi Septimus Warren Smith oldu. Toplum tarafından adeta çocuk yerine konulan (Hani bazı insanlar çocukların yaşça ve bedenen küçük olmalarını bahane ederek onların fikirlerini dinlemez, onları geçiştirir ya aynı o şekilde) ağzından çıkan sözlerin dikkate alınmadığı ve sürekli iletişim kurabilmek için kendine bir pencere arayan ve en sonunda ona kavuşan bir karakter Septimus. Hiç karşılaşmamalarına rağmen, Clarissa Dalloway’in ikizi görevini gören, Clarissa Dalloway’in acılarının ve kederlerinin yüklendiği bir gölge Septimus. I. Dünya Savaşı’nın toplumda ve bireyde bıraktığı izleri, travmaları da Septimus’un acı içinde geçen günlerinde görmek mümkün. Aslında Virginia Woolf, Septimus’un travma sonrası manik depresif hallerini, kendi kendine konuşmalarını ve inişli çıkışlı ruh hallerini biz okuyuculara yansıtarak ve Septimus’u iyileştirmek üzere görev yapan ama bu konuda hiç de başarılı olamayan Holmes ve Bradshaw’u bizlere tanıtarak tıp dünyasına ağır bir eleştiride bulunmuş. Burada bir nevi Virginia Woolf’un kendi yaşamının izlerini de görüyoruz zira Woolf da ağır ruhsal çöküntüler ve psikolojik sıkıntılar çekmesine rağmen doktorlardan hiçbir şekilde fayda görememiş, aksine yanlış tedavilere kurban gitmiş birisi. Yaklaşık iki ay önce Virginia Woolf’un hayatına dair çok ilginç bir blog gönderisiyle karşılaştım ve Woolf’un psikiyatrı George Savage’in ruhsal ve daha birçok hastalığın dişteki enfeksiyondan kaynaklanabileceğine dair sunduğu teoriden ve enfekte olmuş dişin çekilmesiyle hastalıkların ortadan kaldırılabileceğine olan garip düşüncesinden bahsediliyordu. Hatta 11 Haziran 1922’de Virginia Woolf günlüğüne 3 adet dişini boşu boşuna kaybettiğini yazmış. Virginia Woolf’un bütün bu kötü tecrübeleri ve tıp dünyasına ve doktorlara olan inançsızlığı, biyografi yazarlarından Harold Bloom’a göre Mrs Dalloway’deki tam da bahsini ettiğimiz Holmes ve Bradshaw karakterlerine can vermiş ve özellikle Bradshaw’in “Proportion” adındaki felsefesi ve hastalarına karşı ilgisizliği yoluyla daha detaylı bir şekilde biz okurlara aktarılmıştır.
Romanın baş karakteri Clarissa Dalloway aslında “Mrs Dalloway”den çok önceleri yaratılmış ve “Mrs Dalloway” olana kadar birçok değişime uğramış bir karakter. Virginia Woolf’un 1915’te yayınladığı ilk romanı “The Voyage Out”(Dışa Yolculuk)ta karşımıza çıkıyor ilk olarak ve sadece kısa bir süreliğine, Euphrosyne adlı gemiye binerken tanışıyoruz onunla. Bir nevi “Mrs Dalloway” romanı için taslak niteliği taşıyan, Woolf’un 1923’te yazdığı “Mrs Dalloway in Bond Street”(Mrs Dalloway Bond Caddesi’nde) adlı kısa hikayesinde Clarissa Dalloway’i bu sefer çiçek değil de eldiven almak üzere Londra sokaklarına çıkmış görüyoruz ve “Mrs Dalloway”in ilk cümlesi “Mrs Dalloway said she would buy the flowers herself.”(Mrs Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi) iken “Mrs Dalloway in Bond Street”in ilk cümlesi “Mrs Dalloway said she would buy the gloves herself.”(Mrs Dalloway eldivenleri kendisinin alacağını söyledi) oluyor. Ayrıca bunlara ek olarak Virginia Woolf’un kitabın adından Haziran 1923’e kadar “The Hours”(Saatler) olarak bahsettiği de günlüğünde yer alan bir diğer detay. Belki denk gelmişsinizdir, Michael Cunningham’ın 1998’de “Mrs Dalloway” romanından ilham alarak yazdığı ve Pulitzer Edebiyat Ödülü kazandığı “The Hours” isimli bir kitabı var. 2002 yılında da başrolünde Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’ın oynadığı bir film adaptasyonu mevcut. Kitabı okuduktan sonra izlememin daha etkili olacağını düşündüğümden ertelemiştim bu filmi izlemeyi fakat artık izlememin vaktinin geldiğini düşünüyorum. İsterseniz sizler de bir göz atabilirsiniz.
“Mrs Dalloway” beni birçok yönden geliştiren bir kitap oldu. Buralar daha birçok Virginia Woolf kitabıyla dolacak gibi görünüyor çünkü gerçekten de kendisi vazgeçebileceğim bir yazar değil. Dili çok güçlü, betimlemeleri, benzetmeleri, göndermeleri adeta titizlikle işlenmiş. Daha önce hiç Virginia Woolf okumadıysanız bir an önce başlamanızı öneririm çünkü hayatınıza birçok şey katacağı ve olaylara farklı pencerelerden bakmanıza yardımcı olacağı kesin. Detaylı bir okuma rehberi için önceki Virginia Woolf yazılarımı ziyaret edebilirsiniz. Sevgiyle kalın.

“She felt somehow very like him-the young man who had killed himself. She felt glad that he had done it; thrown it away while they went on living. The clock was striking. The leaden circles dissolved in the air. But she must go back. She must assemble.”

Türkçesi: “Kendini bir şekilde o genç adam gibi hissediyordu-kendini öldüren o genç adam gibi. Genç adamın yaptığına memnun oldu-hayatı öylece fırlatıp atmasına. Saat vuruyordu. Kurşun halkalar havada çözüldü. Genç adam güzelliği hissetmesini sağlamıştı; işin keyfini. Ama dönmeliydi artık. Toparlanmalıydı.”

Yazı kategorisi: Genel

To the Lighthouse (Deniz Feneri) – Virginia Woolf

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere 20.yüzyılın en önemli eserlerinden biri kabul edilen, Virginia Woolf’un To the Lighthouse (Deniz Feneri) adlı kitabından bahsedeceğim. Virginia Woolf’un “A Room of One’s Own”(Kendine Ait Bir Oda) isimli makalesinden sonra okuduğum ikinci kitabı “To the Lighthouse”.  “A Room of One’s Own”dan sonra daha fazla Virginia Woolf dozu almak ve uyuşturulmak, onun yarattığı mucizevi dünyada kaybolmak, bulunmamak istiyorum dedim kendi kendime ve hangi kitabıyla devam etmek bu Virginia Woolf aşkımı daha da derinleştirir derken detaylı bir araştırma sürecinin içine girdim. İşin içinden çıkamayınca da bölümümden bir hocama danıştım ve onun tavsiyesini izlemeye karar verdim. “To the Lighthouse” ile ilgili detaylı araştırma yaparken “The Millions” isimli edebiyat haberleri yapan bir sitenin uzun yıllar yaptığı araştırma sonucunda “To the Lighthouse”un okunması en zor 10 kitap arasında yer aldığını gördüm. Bu durum hiçbir şekilde gözümü korkutmadı açıkçası, sizin de korkutmasın bence çünkü bu tür modernizm döneminde yazılan kitaplar tam olarak kendinizi vermeden anlaşılabilecek kitaplar değil. Yani eğer amacınız yoğun iş veya okul temposu sonrası rahatlamaksa bu döneme dair bir kitap seçerek bunu başaramayacağınızı düşünüyorum.

Birçok insan ya bu kitabı beğenmediğini ya da hiçbir şekilde anlayamadığını söylüyor. Okuma tecrübelerim sonucunda gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu kişilerin en büyük sıkıntı duydukları nokta ya bir olay örgüsü aradıkları için kitapta istediklerini bulamamaları ya da kitapta kullanılan tekniklerden haberdar olmadıkları için kitabı derinlemesine anlayamamaları. Kitapta karakterler, onların duygu ve düşünceleri yer, mekan ve zaman kavramlarından çok daha ön planda tutulduğu ve kitapta belirli bir düzen olmadığı için birçok okuyucu- tabi ki yukarıda belirtmiş olduğum araştırmanın da varlığından haberdar bir şekilde- bu kitabı “zor” kategorisine koyuyor ve kitapla ne zaman göz göze gelse ürküyor ve kaçıyor bu güzel maceraya atılmaktan. Bu yüzden bu kitabı okumadan önce sizlere tavsiyem bilinç akışı, zaman geçişleri ve olayların farklı karakterlerin bakış açılarından anlatılması gibi sınırları zorlayan, modernist yazarların kullandığı bu farklı tekniklerle ilgili derinlemesine bir araştırma yapmanız. Bu sayede kitabı okurken hiçbir zorluk çekmeyecek ve karakterlerin zihinlerinin içine derinlemesine dalıp hafıza saraylarını ziyaret ederken onları kendinizde hissedecek, kaybolup gideceksiniz.

Kitabı okuma sürecime değinecek olursam kitabı derinlemesine okuduğum için kullanılan teknikler beni hiçbir şekilde yormadı fakat beni tek yoran şey kitabı İngilizce okumamdan dolayı daha önce hiç duymadığım yüzlerce farklı kelimeyle karşı karşıya kalmamdı. Normalde okuduğum İngilizce kitaplarda kelimeleri sadece tahmin edip geçerken bu kitabı okurken devamlı sözlüğüm yanımdaydı ve bilmediğim kelimeleri kitaba teker teker not aldım. Bunu yapma sebebim de kitapta anlamını bilmediğim için es geçtiğim herhangi bir zarfın veya bir sözcük grubunun herhangi bir karaktere veya olaya bakış açıma çok büyük zarar verdiğini fark etmemdi. Bu süreçte ne kadar çok yorulsam da Virginia Woolf’un o muazzam kelime seçimlerine büyük hayranlık duydum. Zaten kitabı bu kadar güzel kılan bir diğer şeyin de olayları bize aktarırken veya betimlemelere başvururken titizlikle seçtiği kelimeler olduğunu düşünüyorum.

Kitapta beğendiğim bir diğer nokta da şiirlerden bazı alıntılara ve eski bazı hikayelere yere verilmesiydi. George Eliot, Jane Austen, Balzac veya John Locke gibi adını duyduğum veya daha önce eserlerini okuduğum birçok yazar veya filozofla karşılaşmak da beni çok mutlu etti. Kitapta birdenbire karşınıza çıkan bir alıntı veya kitabın ana karakteri Mrs. Ramsay’in oğlu James’e okuduğu Grimm masallarından özellikle “Balıkçının Karısı” masalının seçilmesinin romanın bütünlüğüne, romanda işlenen temalara ve duygulara da çok büyük bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Kitabın genelinden bahsedecek olursam, benim için “To the Lighthouse” karakterlerin yaşayışlarını, hayata bakış açılarını, umutlarını, hayal kırıklıklarını gözlemleyebildiğim, savaşın insan yaşamı üzerindeki etkilerini tüm çıplaklığıyla göz önüne seren, hayatın anlamı ve ölüm üzerine derinlemesine düşünmemize neden olan olağanüstü bir okuma tecrübesi oldu ve Virginia Woolf’un büyülü kalemine ve ifade kabiliyetine beni daha çok bağladı. Feminizme, kadınların evlilikteki ve daha da önemlisi toplumdaki rollerine değinen bu kitapta Virginia Woolf’un “A Room of One’s Own”(Kendine Ait Bir Oda) isimli makalesinden de birçok izler bulmak mümkün. Kitap 3 kısma ayrılıyor: The Window (Pencere), Time Passes (Zaman Geçer) ve The Lighthouse (Deniz Feneri). Bu üç kısımdan benim en çok beğendiğim ikinci kısım oldu çünkü karanlığın, sessizliğin ve durgunluğun mükemmel bir betimlemesiyle karşı karşıya kalıyorsunuz ve geçen on yıllık süreçte aslında romanın seyrini değiştirecek birçok önemli olayı da bu 13 sayfalık kısımda öğreniyorsunuz. Kitapta karakterler arasında çok fazla diyalog geçmiyor ve meydana gelen birçok olayın varlığını, karakterlerin birbirleri hakkındaki görüş ve düşüncelerini veya geçmişe dair izleri de karakterlerin düşünme sürecinde apaçık görüyorsunuz. Bu nedenle fikir, düşünce, duygular ve kelimeler arasında bir nevi elektriksel bir akımın oluştuğu dinamik bir roman diyebiliriz “To the Lighthouse” için.

Kitap Virginia Woolf’un hayatından da büyük izler taşıdığı için otobiyografik bir roman olarak tabir ediliyor. Romanda olayların geçtiği yer,Virginia Woolf’un yazları ziyaret ettikleri St. Ives’ten izler taşıyor. Romanın baş karakterleri Mrs. ve Mr. Ramsay de Virginia Woolf’un kendi anne ve babasının temel özelliklerini taşıyor. Hatta kardeşi Vanessa romanı okuduktan sonra annesi hakkında “Ölmüş birinin bu denli iyi canlandırılması bana neredeyse acı veriyor. Onun kişiliğinin o olağanüstü güzel yanını hissettirmeyi öylesine iyi başardın ki bu, dünyada yapılması en zor şey olmalı.” diyor. Kitapta Virginia Woolf’un hayatına dair bir diğer iz ise Mr. ve Mrs. Ramsay’in 8 çocuğu olması ve Virginia Woolf’un da 8 çocuklu bir ailede büyümesi. Ayrıca romanda James’in deniz fenerine gitme isteğini de Virginia Woolf’un kendi erkek kardeşi Adrian’ın deniz fenerine gitme isteğiyle bağdaştırmak mümkün. Romandaki diğer bir karakter olan Lily Briscoe da toplumun ve de Mrs. Ramsay’in baskılarına rağmen evlenmeyen, sanata ve hayata bakış açısıyla Virginia Woolf’un kendi görüşlerinden de izler bulabileceğimiz önemli bir karakter.

Kitabın belki de en önemli karakteri sayabileceğim James’e dair çok önemli bir psikolojik anekdotu da paylaşmadan yazıma son vermek istemiyorum. Daha kitabın ilk sayfasından da gördüğümüz “Had there been an axe handy, a poker, or any weapon that would have gashed a hole in his father’s breast and killed him, there and then, James would have seized it.” [1] sözlerinden de anlayabileceğimiz üzere daha henüz altı yaşında olan James, babası Mr. Ramsay’in egoistliği ve baskıcı kişiliğinden hiç haz etmiyor ve sürekli onu öldürmenin hayaliyle yaşıyor. Öte yandan annesi Mrs. Ramsay’e karşı derin bir sevgi ve saygı duyuyor. Psikolojide erkek çocuğun anneye karşı derin bir sevgi beslemesi ve babasının yerini almayı saplantı haline getirmesi durumuna Freud’un deyimiyle “Oedipus Complex”(Oedipus Kompleksi) diyoruz. Eğer bu tabirin kaynağını merak ederseniz de Sophocles’in “The Oedipus Rex” üçlemesini de okumanızı veya izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Daha “To the Lighthouse” hakkında yazacak o kadar çok şey var ki… Fakat şimdiden bile oldukça uzun bir yazı olduğu için kitap hakkındaki diğer her şeyi sizin yorumunuza bırakıyorum. Yazımı sonuna kadar sabırla okuyan herkese teşekkür eder ve keyifli okumalar dilerim.

[1] “Balta ya da ocak demiri fark etmez, o an elinin altında babasının göğsünde delik açıp öldürebileceği herhangi bir silah olsaydı, James bir koşu kavrardı.”

“She looked up over the knitting and met the third stroke and it seemed to her like her own eyes meeting her own eyes, searching as she alone could search into her mind and her heart, purifying out of existence that lie, any lie. She praised herself in praising the light, without vanity, for she was stern, she was searching, she was beautiful like that light.”

Türkçesi: “Örgüsünden başını kaldırıp dışarı baktı, gözleri Fener’in üçüncü ışığıyla karşılaştı, kendi gözleriyle göz göze gelmiş gibi oldu; sanki bu ışık yalnız onun yapabileceği bir biçimde, tüm zihnini, tüm yüreğini karış karış tarıyor, o yalanı, tüm yalanları yok ediyor, temizliyordu. Bu ışığı övmekle kendini övmüş oluyordu; ama bu boşu boşuna bir kendini beğenmişlik değildi; çünkü kendi de tıpkı o ışık gibi eğilmezdi, durup dinlenmeden araştırırdı ve güzeldi.”

Yazı kategorisi: Genel

Dubliners (Dublinliler) – James Joyce

İrlandalı yazar James Joyce, tıpkı Virginia Woolf gibi bilinç akışı tekniğiyle eserler ortaya koyan 20.yüzyılın en önemli modernist yazarlarından biri. Eserlerinde çoğunlukla realizmi ön plana çıkaran Victorian yazarlarından farklı olarak gerçekliğin dışına çıkıp kitaplarındaki karakterlerin yaşayışlarını, aklından geçen fikir ve düşünceleri bize olduğu gibi yansıtan ve farklı teknikler deneyerek beynimizin sınırlarını zorlayan eserler ortaya koyan çok değerli bir yazar James Joyce. “Dubliners” adlı eseri 15 tane kısa hikayeden oluşuyor, aslında son iki kısa hikayesine “kısa” demek yerinde olmaz, özellikle de kitabın son hikayesi olan “The Dead” (Ölüler) yaklaşık 15 bin kelimeden oluştuğu için “novella” kategorisinde sayılabilir. 1914 yılında yayınlanan bu kitapta İrlanda’da genel olarak hayatın nasıl işlediğine ve Dublin sokaklarına, Dublin’deki mekanlara dair birçok detay yer alıyor ve bu yüzden de bu kitabı okumadan önce Dublin’i gezmiş olmayı dilerdim. Bilmediğim o kadar yer var ki… James Joyce’un tasvir ettiği her mekanın büyük bir önemi var kitabı tam anlamıyla anlayabilmek için fakat maalesef kuru kuruya geçip gitmiş oldu bu mekanlar benim için. Mesela “Two Gallants” (İki Kafadar) isimli hikayede “Lenehan’ın  Stephen’s Green’den Grafton Caddesi’ne nasıl geçtiğini, ordan Rutland Square’de bir bara girip Capel Caddesi’nden City Hall boyunca nasıl yürüdüğünü ve Dame Caddesi’ne nasıl vardığını daha güzel canlandırabilirdim beynimde Dublin’i gezmiş olsaydım” dedim hep kendi kendime. Tabi ki şu an Dublin’i gezme gibi bir olanağım olmadığı için Google Haritalar’dan sokaklara bakmayı denedim fakat her şey birbirine girdi, çok da başarılı olduğum söylenemez 🙂 İnternette gezinirken gördüğüm üzere bazı iyi yayınlarda Dublin haritası yer alıyormuş. Bence o tür bir yayın tercih etmeniz daha iyi olur sizin için. Ayrıca bu kitaplarda “glossary” denen, kitaptaki bazı argo kelimelerin veya İrlanda kültürüne ait bazı yemeklerin açıklandığı kısımlar yer alıyor. İnternetten tek tek bu neymiş acaba diye bakıp durmaktansa her şeyi toplu bir şekilde görebileceğiniz bir kısmın olması da bence çok daha iyi sizler için. Ben biraz yayının sadece kuru kuruya kısa hikayeleri basmış olmasının ve kitabı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak herhangi bir içerik eklememesinin gazabına uğradım maalesef, ben yaşadım siz yaşamayın yani.
Bu kitabı okurken size tavsiye edeceğim en önemli şey kitabı bir bütün halinde okumanız. Yani tabi ki de ayrı ayrı okuyabilirsiniz bunlar kısa hikaye nasıl olsa diyip fakat her kısa hikaye birbirine bazı ortak temalarla bağlanıyor ve bu ortak temaların birbirine bağlanışını daha güzel bir şekilde görebilmeniz için hepsini bir anda okumanız sizin için daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Mesela ilk kısa hikayemiz olan “The Sisters”taki (Kız Kardeşler) “paralysis” yani felçli olma durumu gerçek anlamında yansıtılırken diğer hikayelerde bir yere takılıp kalma, hareket edememe gibi mecaz anlamlarıyla yansıtılıyor. Ayrıca ölüm ve tutsaklık temaları da birçok hikayenin ortak özelliği. James Joyce bazı hikayelerde bu temaları doğrudan göstermese de renk sembolizmi yaparak bizlere yansıtmış. Bir karakterin kahverengi bıyıklarından, sarı dişlerinden tutun da kilin kahverengi rengine kadar ölüm, tükenmişlik gibi temaları serpiştirmiş hikayelere James Joyce.
“Dubliners” ta anlatılan hikayeler tıpkı yaşamın evreleri gibi şekillenmiş. Kitabın ilk başlarındaki hikayeler çocuklar tarafından anlatılırken daha sonrasındaki hikayeler yetişkin kişilerin dilinden anlatılıyor. Kitaptaki her bir karakterin iç dünyasını, hayallerini, hayal kırıklıklarını ve umutlarını apaçık görebiliyoruz Dubliners’ta. James Joyce öyle güzel, öyle sade bir üslup kullanmış ki kitabı okurken karakterlerin iç dünyalarına dalabiliyorsunuz, onların hayatlarına ve hayallerine ortak olabiliyorsunuz. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsunuz hep, karakterleri o karamsar hallerinden kurtarmak istiyorsunuz ama ne siz başarılı olabiliyorsunuz ne de onlar kendilerini bu durumun içinden kurtarmak için çaba sarfediyor. Tıpkı “A Little Cloud”taki (Küçük Bir Bulut) Little Chandler gibi… Küçük bir bulut misali uçup gidiyor bütün hayalleri, bir çaba sarf etmeden geri dönüyor o sıradan dünyasına. Tıpkı Eveline gibi, şimdi ile gelecek arasındaki o uçsuz bucaksız boşlukta kaybolup giderken bütün umutları, el sallıyor hepsine. Bilmediği dünyayı değil bildiği şimdiyi tercih ediyor. Pişman olacak mı peki? Bunu bilemiyoruz, James Joyce hikayelerinin sonlarını hep belirsiz bırakıyor, bizim tamamlamamızı istiyor. Aslında hikayelerinin başlangıçları da belirsiz. Hani bir caddeden geçip gidersiniz, olayların ortasına dalarsınız nasıl başladı ve nasıl bitecek bilmeden ya aynı o şekilde yazmış James Joyce hikayelerini. Karakterler bundan sonra hangi seçimleri yapacak, nasıl bir hayat bekliyor onları bilemiyorsunuz. Bazı kişilerin hoşuna gitmeyebilir bu belirsizlik fakat bence “Dubliners” ı bizim için etkileyici yapan da bu.
Kitapta en sevdiğin hikaye ne derseniz, pek seçebileceğimi sanmıyorum çünkü her bir hikayede farklı karakterlerin sıradan günlük hayatları anlatılıyor gibi görünse de sırf bu gerçekliği yansıtış biçimi bile beni çok etkiledi ve karakterlerin hayattaki seçimlerinin veya seçemeyişlerin altında yatan anlamları kavrayabildiğimi fark ettiğimde de her bir hikayenin bana bambaşka tecrübeler kattığını gördüm. “Araby” deki hayal kırıklığından “A Painful Case” teki (Acı Bir Olay) duygusal felç durumuna kadar her bir hikayede kendimden bir şeyler buldum ve karakterlerle bir çeşit bağ kurabildiğimi hissettim. Aslında anlatacak çok şeyim var “Dubliners” hakkında fakat şimdilik sadece elveda diyip sizi James Joyce’un dünyasıyla baş başa bırakmak istiyorum. Daha önceki yazımda bahsettiğim üzere eğer James Joyce’un diline, üslubuna ve yazım tekniklerine daha çok aşina olmak istiyorsanız ve “Ulysses” ve “Finnegan Uyanması” gibi kült eserlerini okumadan önce kendinize bir rehber arıyorsanız “Dubliners” ı tercih edebilirsiniz.

In one letter that he had written to her then he had said: “Why is it that words like these seem to me so dull and cold? Is it because there is no word tender enough to be your name?”

Türkçesi: Bir mektubunda ona şöyle yazmıştı: “Neden bu kelimeler bana hep sıkıcı ve soğuk geliyor? Acaba senin adın olabilecek kadar zarif bir kelime olmadığı için mi?”