Geceyi Anlat Bana- Djuna Barnes

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere Djuna Barnes’ın “Geceyi Anlat Bana” adlı kitabından bahsedeceğim. Djuna Barnes modernizm dönemini araştırmaya başladığım zamanlarda karşıma çıkan ve en bilinen eseri “Nightwood”un Sel yayıncılıktan çevirisini görmemle bende büyük bir ilgi uyandıran bir yazar. Öncelikle Djuna Barnes’ı bilmeyenler için kısaca kim olduğundan bahsetmek istiyorum. Djuna Barnes 1892-1982 yılları arasında yaşamış, modernizm dönemine büyük katkılar sağlamış Amerikan yazar. 1913’te kariyerine gazateci olarak başlamış ve aynı zamanda gazete ve dergiler için çizimler de yapmış. Daha sonraları şiirlerini ve düz yazılarını edebiyat dergilerinde yayınlamaya başlamış ve 1915’te şiirlerini “The Book of Repulsive Women” adlı kitabında toplamış. Yaşadığı süre boyunca İngiltere, Paris, New York ve Kuzey Amerika’ya ziyaretlerde bulunmuş ve “Geceyi Anlat Bana”da da bu ziyaretlerin yansımalarını-özellikle Paris-apaçık görmemiz mümkün. Djuna Barnes’in diğer önemli eserleri A Night Among the Horses(1929), Ladies Almanack(1928) ve Ryder(1928) fakat Türkçe’ye çevrilen tek eseri “Nightwood”(Geceyi Anlat Bana).

“Geceyi Anlat Bana”yı almaya beni iten şey aslında “The Millions”un okunması en zor 10 kitap listesi. Bu listedeki kitapların bir kısmının modernizm dönemine ait olduğunu biliyorum ve şu sıralar odaklandığım dönem modernizm olduğu için bu kitabı bir an önce alıp okumak istedim. Aslında bir yandan da bu listenin neye göre yapıldığını, yani bu kitaplarda okuyucuyu zorlayan şeylerin neler olduğunu öğrenmek istiyorum. O yüzden elimden geldiğince bu listedeki bütün kitapları okumaya çalışacağım.

Kitap T.S. Eliot’un önsözüyle ve Jeanette Winterson’ın sunuşuyla başlıyor. Zaten bu iki değerli kişinin de kitaptan bu kadar övgüyle bahsetmeleri, T.S. Eliot’un kitabın defalarca kez okunması gerektiğini vurgulaması sebebiyle kitabın bana çok şey katacağını ve beni çok etkileyeceğini anlamıştım. “Geceyi Anlat Bana” beni hiçbir şekilde hayal kırıklığına uğratmayan, çok zevk aldığım bir kitap oldu. Jeanette Winterson’ın ifadesiyle “içinde bir incinin eridiği kadehten içmek” gibiydi onu okumak. Kitapta öylesine betimlemeler, benzetmeler ve kişileştirmeler var ki okuduğunuz çoğu satırı birkaç kez daha okumanız gerekiyor bu satırları derinlemesine anlamak için. Kitap modernizm döneminde yazılmış fakat Virginia Woolf’taki gibi yoğun bir bilinç akışı tekniği göremiyoruz ve kitaptaki zaman akışı da olayların gerçekleşme sırasına göre şekillenmiş. Bu yüzden bu kitabı modernizmin önemli eserlerinden biri yapan ve The Millions’un listesinde zirveye taşıyan şeyin Djuna Barnes’ın olağanüstü üslubu ve kişileştirme ve benzetme gibi edebi sanatları kitaba çok başarılı bir şekilde yedirebilmesi olduğunu düşünüyorum.

Gecenin ve acının kitabı diye de tasvir edebileceğimiz “Nightwood” (Geceyi Anlat Bana), bazı edebi düşünürlere göre adını Night yani gece ve wood yani Djuan Barnes’ın ressam sevgilisi Thelma Wood’un birleşiminden alıyor. Ayrıca kitap Djuna Barnes ve Thelma Wood’un ilişkisini ve ayrılık sürecini yansıtması nedeniyle otobiyografik olarak kabul ediliyor. Djuna Barnes’ın 1936’da yayınladığı bu kitabı çoğunlukla Paris’te geçiyor. Kitabın ana karakteri Robin Vote’u kendine çeken, kendi benliğini aradığı bir dünya burası. Kah tesadüfen karşılaştığı bir yabancıya sarıldığı kah sarhoş bir şekilde polisler veya dilenciler tarafından tehdit edildiği bir dünya. Robin Vote’un gecelerini geçirdiği, çoğu zaman eve uğramadığı bu dünyanın gizemini çözmek, onu bu dünyaya çeken şeyi anlamak için adeta bir köpek gibi Robin’in izini süren Nora Flood’a rastlıyoruz kitapta. Bir zamanlar sevgili olduğu fakat daha sonra Jenny Petheridge’in pençelerine kaptırdığı Robin’e olan aşkından dayanılmaz bir acı çeken, her gece umutsuzca Robin’in gelmesini bekleyen, aradan yıllar geçse de onu bir türlü unutamayan Nora Flood. Kitapta bir de benim en sevdiğim karakterlerden biri olan, ilk kez Robin Vote’un bir zamanlar evli ve Guido adında çocuğunun olduğu Baron Felix’in, Berlin’de Kont Onatoria Altamonte’yi ziyareti sırasında karşılaştığı Doktor Matthew O’Connor var. Aslında Djuna Barnes’ın bu mükemmel tasvirlerininin çoğunu Nora Flood’un sırdaşı, alçak gönüllü jinekolog Matthew aracılığıyla görüyoruz. Hayatta ona yolunu bulduran şey sözcükler, belki de bu yüzden herkes Matthew’e dert anlatma peşinde fakat onun ne derdi olduğunu soran yok. Bu da Matthew’i en sonunda çıldırmanın eşiğine getiriyor ve ağzından şu cümle dökülüyor: “Artık duymak istediğiniz her şeyi duydunuz, rahat bırakamaz mısınız beni artık, gidemez miyim?”

Kitapta her karakterin birbiriyle olan ilişkisi tesadüften ibaret. Matthew ve Baron Felix’in Robin Vote’la tanışması, Robin Vote’un Nora Flood ve Jenny Petheridge ile karşılaşmaları hep tesadüfen gerçekleşiyor. Aslında karakterlerin her biri birbirine yabancı ama aralarındaki bağ o kadar güçlü ki… Her birinin bir hayal kırıklığı var, içinde dolduramadığı bir boşluk ve her biri gecenin gölgeyi gizleyişi gibi gizliyor hayatındaki acıları, kusurları. Bazıları içine gömüyor haykırışlarını, bastırıyor feryatlarını. Bazıları da bir nebze de olsa rahatlamak için dışına akıtıyor içindeki zehri. Bu zehir tek bir kişi, Robin Vote. Her bir karakterin hayatının ortak noktası Robin Vote. Her bir karakter bu zehrin tadına bakıyor ve içten içe ölüyor. Hayatları bir noktada dayanılmaz bir acı veriyor onlara. Peki herkesin hayatında böylesine etki bırakan Robin Vote mu suçlu yoksa onu bu hale getiren karanlık toplum mu? Felix’i dışlayan, Matthew’i erkek rolüne sokmaya ya da Robin, Nora ve Jenny’i heteroseksüel ilişki yaşamaya zorlayan ve normlarına uymadığın için seni aşağılayan toplumda değil mi bütün suç?

İşte “Geceyi Anlat Bana”da, kadınların birbirine olan aşkının anlatıldığı, eşcinsel edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan ve Dylan Thomas’ın “bir kadının yazdığı en büyük üç düzyazı metninden biri” dediği bu kitapta Djuna Barnes toplumun insanlara, cinsel kimliklerine dayattığı baskılara ve önyargılara tepki göstermiş ve toplumun bu baskılarının insanları nasıl karanlığa sürüklediğini ve onlara acı ve keder içinde nasıl bir hayat sürdürttüğünü kitaptaki bu beş karakter aracılığıyla bizlere göstermiş. Toplumun baskıları altında ezilmiş, kendi benliklerini arayan bu karakterlerin hayatlarını keşfetmek ve onların acılarına ortak olmak isterseniz sizi gecenin yolculuğuna beklerim. Sevgiyle kalın.

“Kemiklerimiz ancak üzerlerinde ten oldukça sızlar. İstersen hasta bir kadının şakaklarındaki deri gibi gerip incelt onu, yine kemikleri sızlatmaya ve yerinden oynatmaya yarar; işte gece de sırf işkence çeksin diye günün başının üzerine geçirilmiş bir deridir. Gece eriyip gidene kadar huzur bulamayız; gecenin öfkesi ateşini söndürene kadar.”