Blog Feed

Yazı kategorisi: Genel

Dubliners (Dublinliler) – James Joyce

İrlandalı yazar James Joyce, tıpkı Virginia Woolf gibi bilinç akışı tekniğiyle eserler ortaya koyan 20.yüzyılın en önemli modernist yazarlarından biri. Eserlerinde çoğunlukla realizmi ön plana çıkaran Victorian yazarlarından farklı olarak gerçekliğin dışına çıkıp kitaplarındaki karakterlerin yaşayışlarını, aklından geçen fikir ve düşünceleri bize olduğu gibi yansıtan ve farklı teknikler deneyerek beynimizin sınırlarını zorlayan eserler ortaya koyan çok değerli bir yazar James Joyce. “Dubliners” adlı eseri 15 tane kısa hikayeden oluşuyor, aslında son iki kısa hikayesine “kısa” demek yerinde olmaz, özellikle de kitabın son hikayesi olan “The Dead” (Ölüler) yaklaşık 15 bin kelimeden oluştuğu için “novella” kategorisinde sayılabilir. 1914 yılında yayınlanan bu kitapta İrlanda’da genel olarak hayatın nasıl işlediğine ve Dublin sokaklarına, Dublin’deki mekanlara dair birçok detay yer alıyor ve bu yüzden de bu kitabı okumadan önce Dublin’i gezmiş olmayı dilerdim. Bilmediğim o kadar yer var ki… James Joyce’un tasvir ettiği her mekanın büyük bir önemi var kitabı tam anlamıyla anlayabilmek için fakat maalesef kuru kuruya geçip gitmiş oldu bu mekanlar benim için. Mesela “Two Gallants” (İki Kafadar) isimli hikayede “Lenehan’ın  Stephen’s Green’den Grafton Caddesi’ne nasıl geçtiğini, ordan Rutland Square’de bir bara girip Capel Caddesi’nden City Hall boyunca nasıl yürüdüğünü ve Dame Caddesi’ne nasıl vardığını daha güzel canlandırabilirdim beynimde Dublin’i gezmiş olsaydım” dedim hep kendi kendime. Tabi ki şu an Dublin’i gezme gibi bir olanağım olmadığı için Google Haritalar’dan sokaklara bakmayı denedim fakat her şey birbirine girdi, çok da başarılı olduğum söylenemez 🙂 İnternette gezinirken gördüğüm üzere bazı iyi yayınlarda Dublin haritası yer alıyormuş. Bence o tür bir yayın tercih etmeniz daha iyi olur sizin için. Ayrıca bu kitaplarda “glossary” denen, kitaptaki bazı argo kelimelerin veya İrlanda kültürüne ait bazı yemeklerin açıklandığı kısımlar yer alıyor. İnternetten tek tek bu neymiş acaba diye bakıp durmaktansa her şeyi toplu bir şekilde görebileceğiniz bir kısmın olması da bence çok daha iyi sizler için. Ben biraz yayının sadece kuru kuruya kısa hikayeleri basmış olmasının ve kitabı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak herhangi bir içerik eklememesinin gazabına uğradım maalesef, ben yaşadım siz yaşamayın yani.
Bu kitabı okurken size tavsiye edeceğim en önemli şey kitabı bir bütün halinde okumanız. Yani tabi ki de ayrı ayrı okuyabilirsiniz bunlar kısa hikaye nasıl olsa diyip fakat her kısa hikaye birbirine bazı ortak temalarla bağlanıyor ve bu ortak temaların birbirine bağlanışını daha güzel bir şekilde görebilmeniz için hepsini bir anda okumanız sizin için daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum. Mesela ilk kısa hikayemiz olan “The Sisters”taki (Kız Kardeşler) “paralysis” yani felçli olma durumu gerçek anlamında yansıtılırken diğer hikayelerde bir yere takılıp kalma, hareket edememe gibi mecaz anlamlarıyla yansıtılıyor. Ayrıca ölüm ve tutsaklık temaları da birçok hikayenin ortak özelliği. James Joyce bazı hikayelerde bu temaları doğrudan göstermese de renk sembolizmi yaparak bizlere yansıtmış. Bir karakterin kahverengi bıyıklarından, sarı dişlerinden tutun da kilin kahverengi rengine kadar ölüm, tükenmişlik gibi temaları serpiştirmiş hikayelere James Joyce.
“Dubliners” ta anlatılan hikayeler tıpkı yaşamın evreleri gibi şekillenmiş. Kitabın ilk başlarındaki hikayeler çocuklar tarafından anlatılırken daha sonrasındaki hikayeler yetişkin kişilerin dilinden anlatılıyor. Kitaptaki her bir karakterin iç dünyasını, hayallerini, hayal kırıklıklarını ve umutlarını apaçık görebiliyoruz Dubliners’ta. James Joyce öyle güzel, öyle sade bir üslup kullanmış ki kitabı okurken karakterlerin iç dünyalarına dalabiliyorsunuz, onların hayatlarına ve hayallerine ortak olabiliyorsunuz. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsunuz hep, karakterleri o karamsar hallerinden kurtarmak istiyorsunuz ama ne siz başarılı olabiliyorsunuz ne de onlar kendilerini bu durumun içinden kurtarmak için çaba sarfediyor. Tıpkı “A Little Cloud”taki (Küçük Bir Bulut) Little Chandler gibi… Küçük bir bulut misali uçup gidiyor bütün hayalleri, bir çaba sarf etmeden geri dönüyor o sıradan dünyasına. Tıpkı Eveline gibi, şimdi ile gelecek arasındaki o uçsuz bucaksız boşlukta kaybolup giderken bütün umutları, el sallıyor hepsine. Bilmediği dünyayı değil bildiği şimdiyi tercih ediyor. Pişman olacak mı peki? Bunu bilemiyoruz, James Joyce hikayelerinin sonlarını hep belirsiz bırakıyor, bizim tamamlamamızı istiyor. Aslında hikayelerinin başlangıçları da belirsiz. Hani bir caddeden geçip gidersiniz, olayların ortasına dalarsınız nasıl başladı ve nasıl bitecek bilmeden ya aynı o şekilde yazmış James Joyce hikayelerini. Karakterler bundan sonra hangi seçimleri yapacak, nasıl bir hayat bekliyor onları bilemiyorsunuz. Bazı kişilerin hoşuna gitmeyebilir bu belirsizlik fakat bence “Dubliners” ı bizim için etkileyici yapan da bu.
Kitapta en sevdiğin hikaye ne derseniz, pek seçebileceğimi sanmıyorum çünkü her bir hikayede farklı karakterlerin sıradan günlük hayatları anlatılıyor gibi görünse de sırf bu gerçekliği yansıtış biçimi bile beni çok etkiledi ve karakterlerin hayattaki seçimlerinin veya seçemeyişlerin altında yatan anlamları kavrayabildiğimi fark ettiğimde de her bir hikayenin bana bambaşka tecrübeler kattığını gördüm. “Araby” deki hayal kırıklığından “A Painful Case” teki (Acı Bir Olay) duygusal felç durumuna kadar her bir hikayede kendimden bir şeyler buldum ve karakterlerle bir çeşit bağ kurabildiğimi hissettim. Aslında anlatacak çok şeyim var “Dubliners” hakkında fakat şimdilik sadece elveda diyip sizi James Joyce’un dünyasıyla baş başa bırakmak istiyorum. Daha önceki yazımda bahsettiğim üzere eğer James Joyce’un diline, üslubuna ve yazım tekniklerine daha çok aşina olmak istiyorsanız ve “Ulysses” ve “Finnegan Uyanması” gibi kült eserlerini okumadan önce kendinize bir rehber arıyorsanız “Dubliners” ı tercih edebilirsiniz.

In one letter that he had written to her then he had said: “Why is it that words like these seem to me so dull and cold? Is it because there is no word tender enough to be your name?”

Türkçesi: Bir mektubunda ona şöyle yazmıştı: “Neden bu kelimeler bana hep sıkıcı ve soğuk geliyor? Acaba senin adın olabilecek kadar zarif bir kelime olmadığı için mi?”

Yazı kategorisi: Genel

A Room of One’s Own (Kendine Ait Bir Oda) – Virginia Woolf

“A woman must have money and a room of her own if she is to write fiction.”

Uzun zamandır bloguma bir şeyler yazmadığımı fark ettim. O halde geçenlerde okuduğum “A Room of One’s Own(Kendine Ait Bir Oda)” isimli makaleyle tekrardan merhaba demiş olayım bloguma. Bu makale İngiliz edebiyatında en sevdiğim yazarlardan birisi olan, fikirlerinden ve fikirlerini ifade ediş tarzından oldukça etkilendiğim Virginia Woolf tarafından 1929 yılında yazıldı. Aslında bu kitap, Virginia Woolf’un Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı “Kadın ve Kurmaca” adlı konuşması üstünden şekillendi. Kitabı Collins Classics yayınından orijinal dilinde okudum, daha uygun fiyata almak isteyenler için bu yayını tavsiye ederim.
Virginia Woolf’u tanımayanlarınız için kısaca bir tanıtayım kendisini. Modernizmin ve feminizmin öncülerinden kabul edilen, 20.yüzyılın en önemli yazarlarından olan Adeline Virginia Stephen 25 Ocak 1882’de Londra’da doğdu ve sekiz çocuklu bir ailede büyüdü. Küçük yaştan beri babası Sir Leslie Stephen gibi yazar olmaya kararlı olan Virginia, babasının kütüphanesine erişimi sayesinde kendini oldukça geliştirme fırsatı buldu. Annesi Julia Prinsep Jackson’ın 1895’te ani ölümüyle ilk psikolojik çöküntüsünü yaşadı Virginia.1897’de kız kardeşi Stella Duckworth’ün ve 1905’te babasının ölümüyle yaşadığı diğer psikolojik çöküntülerin Virginia’nın 1941 yılında cebine taş doldurarak evinin yakınlarındaki Ouse Nehri’nde intihar edişine büyük etkisinin olduğu söylenir. Eşi Leonard Woolf’la tanışmasına vesile olan ve kendisinin de mensubu olduğu Bloomsbury Grubu’yla kadın ve insan hakları, politik ve sosyal meseleler üzerine yaptıkları sohbetler Virginia’nın romanları ve makalelerinin de ana temalarını oluşturdu.
İşte kadın hakları, sosyal düzende erkeklerin kadınlardan üstün kabul edilmesi, kadınların toplumun dayattığı sosyal baskılardan dolayı eve mahkum edilmesi nedeniyle eğitim özgürlüklerinin kısıtlanması veya hiç verilmemesi ve bu yüzden şiir ve düzyazıda erkeklerden daha az eserler çıkartmaları ve daha az tanınmaları gibi birçok sorun Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” isimli makalesinde titizlikle işleniyor.
Bu makale benim için çok büyük önem taşıyor çünkü Virginia Woolf’u ve hayata bakış açısını, fikirlerini daha derinlemesine analiz etme fırsatı buldum bu makale sayesinde ve yakın zamanda okumayı planladığım diğer bütün romanlarını daha net anlamak açısından da benim için çok mükemmel bir rehber oldu. Makalede kurduğu cümleler beni resmen büyüledi, yani Virginia Woolf’un kadın haklarını ne denli savunduğunun farkındaydım fakat bu makalede kurduğu cümleler ve bütün ezilen, küçük görülen ve aşağılanan kadınların sesi oluşu ve ataerkil topluma meydan okuyuşu bende Virginia Woolf’u vazgeçilmez yaptı.
Virginia Woolf “Kendine Ait Bir Oda”da Elizabethian ve  Victorian dönemlerinden kendi yaşadığı döneme kadar kadınların ne oranda şiir yazdıklarını araştırır, ne kadar eğitim aldıklarını ve kadınlara yazı yazmaları için yeterince fırsat verilip verilmediğini analiz eder. Kadınların yazmaları için kendine ait bir odaları ve ekonomik özgürlüklerinin olması gerektiğinin, toplumun baskılarına rağmen içlerinden geldiği gibi yazmalarının, her zaman ifade  özgürlükleri için mücadele etmeleri gerektiğinin mesajını verir. Virginia Woolf bize bu makalede birçok yazardan, şairden, filozoftan bahseder fakat bize gerçekmiş gibi gösterdiği bazı kişiler aslında gerçek hayatta yer almaz mesela William Shakespeare’in kız kardeşi Judith Shakespeare gibi. Eğer kız kardeşi onunla aynı yetenekte olsaydı ve aynı şartlara sahip olsaydı Shakespeare gibi başarılı bir yazar ve şair olabilir miydi? Bu ve bunun gibi sorulara yanıt bulmaya çalışarak eleştirel bir bakış açısıyla kadınların toplumdaki konumunu ve eğitim haklarını titizlikle işleyen Virginia Woolf’u daha yakından tanımak için bu makalesini kesinlikle alıp okumanızı öneririm.
Evet zor olduğu söylenir Virginia Woolf’u anlamanın çünkü alışılmışın dışında farklı tekniklerle yazarlar modernist yazarlar. Kullandıkları bilinç akışı tekniği, zamandaki gel gitler ve olayların birden fazla bakış açısından anlatılışı nedeniyle takip etmesi zordur ve birçok kişi de okurken sıkıldığını söyler. Özellikle Virginia Woolf’un “Dalgalar” ve “Deniz Feneri” adlı kitapları ve bir diğer modernist yazar olan ve “Dubliners” isimli kısa hikaye kitabını severek okuduğum James Joyce’un “Finnegan Uyanması” ve “Ulysess” isimli eserleri en zor okunan kitaplar listesinde yer alıyor. Bu sizin gözünüzü korkutmasın. Öncelikle yazarlar hakkında ve yazım teknikleri hakkında bilgi edinin ve kolay kitaplarıyla başlayın. Mesela bunun için “Kendine Ait Bir Oda” gayet güzel bir başlangıç olacaktır ya da “Dubliners” sayesinde James Joyce’un tarzına daha çok adapte olacaksınız. Bir kere bu dünyanın içine daldığınızda aslında ne kadar güzel olduğunu anlayacaksınız ve belki de hiçbir kitap size bu kadar güzel gelmeyecek.

“Lock up your libraries if you like; but there is no gate, no lock, no bolt that you can set upon the freedom of my mind.”

Türkçesi: “İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”

Yazı kategorisi: Genel

Içimizdeki Şeytan-Sabahattin Ali

Sabahattin Ali, Türk edebiyatında çok değer verdiğim, kalemi kuvvetli yazarlardan birisi. Okuduğum her kitabında beni sürükleyen bir şeyler oluyor mutlaka, kayboluyorum kelimelerin arasında. Bazen zihnimde bir mekan veya kişi tavsiri yaratırken buluyorum kendimi, bazen de meydana gelen olayları uzaktan izlerken. Her şey zihnimde siyah beyaz görünse de bana renk katıyor bütün bu olup bitenler ve beni büyük bir şevkle Sabahattin Ali’nin o güçlü kalemine bağlıyor.
Sabahattin Ali’nin her kitabını hayranlıkla okudum, her kitabı bende farklı hissiyatlar yarattı. İçimde bir şeyler kıpırdandı sanki roman ve öykülerini satır satır gezerken, eserlerindeki edebi dilden ve üslubundan o kadar etkilendim ki kendimi onun dünyasında gezerken buldum, onun yaşadıklarına ortak oldum. Sabahattin Ali’yi anlamak, onun yaşamının izlerini eserlerinde bulmak için biraz hayat hikayesine yakından göz atmamız gerekiyor aslında. 1907’de Gümülcine’de doğan Sabahattin Ali İstanbul İlköğretmen Okulu’nun bitirdikten sonra Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Almanya’ ya gönderildi. 1930 yılında Türkiye’ye döndüğünde bir süre Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yaptı, 1945’te Bakanlık emri aldıktan sonra İstanbul’da Markopaşa adlı bir mizah gazetesi çıkardı. 1948’de bir yazısı yüzünden tutuklanıp üç ay hapis yattıktan sonra siyasi nedenlerle yazıları yayımlanmadı, daha sonra yurt dışına çıkma çabaları da sonuçsuz kaldı çünkü pasaport talebi onaylanmadı. Bu yüzden Bulgaristan’a kaçmaya karar veren Sabahattin Ali’nin 1948 yılında Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından öldürüldüğü iddia ediliyor.
İşte böylesine bir yaşam sürmüş Sabahattin Ali, kısa bir ömür sürmüş. Ölmemiş, öldürülmüş. Bütün bu yaşadıklarına rağmen ise yazmaktan, o tutkusundan hiç vazgeçmemiş ve biz okurlarına da böylesine güzel eserler bırakmış.
     1940 yılında yazdığı “İçimizdeki Şeytan” adlı kitabı yazarın okuduğum 5.kitabı. Realist bir üslupla yazılan bu roman siyasi fikir ayrılıklarını ön plana çıkarmakla beraber farklı ve özgür bir hayat sürmek isteyen bireylerin nasıl toplum tarafından dışlandığını da apaçık gözler önüne seriyor. Roman Selim İleri’nin önsözüyle başlıyor ve Selim İleri bizlere Sabahattin Ali hakkında ve onun diğer eserleri hakkında da bazı bilgiler veriyor. “İçimizdeki Şeytan” romanının Peyami Safa, Hüseyin Nihal Atsız gibi gerçek kişilere ağır eleştiri niteliği taşıdığı da bu önsözden öğrendiğimiz bilgilerden sadece birisi. Kitaba ön hazırlık da yapmak adına Selim İleri’nin önsözünü mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
    Toplumda yaşanan bazı acı gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor “İçimizdeki Şeytan”. Hayattaki en büyük zorluklardan birisi olan ekonomik sıkıntı da eserin merkezine konmuş. Romanın en başlarından beri para sıkıntısıyla boğuşan Ömer, yaşadığı her kötü olaydan, yapmak istemediği ama yapmak zorunda bırakıldığı her durumdan içindeki şeytanı sorumlu tutuyor. Kendisini onun elinde bir oyuncak olarak görüyor ve etrafındaki herkesi de içinde bir şeytan olduğuna inandırıyor. Macide’ye aynı evde yaşamaya başladıklarından beri tek bir hediye bile almadığını düşünüp bir mağazadan çorap çalmasına yol açanın veya Hafız Hüsamettin Bey’i tehdit edip para almasını sağlayanın içindeki şeytan olduğunu düşünüyor belki de, fakat romanın sonlarına doğru görüyoruz ki Ömer’in bu görüşleri değişiyor ve içinde aslında bir şeytan olmadığını, tembellik, acizlik, iradesizlik olduğunu anlıyor. Hem Ömer’in hem de Macide’nin tek istediği güzel bir hayat sürmek iken her şey paramparça oluyor zamanla ve tesadüf eseri tanışan bu iki aşık üzücü bir sonla yüzleşmek zorunda kalıyorlar.
Macide ve Ömer arasında, aynı evde yaşamaya başladıklarından beri pek diyalog göremiyoruz. Genelde iç konuşmalara, söylenmek istenen ama söylemeye cesaret edilemeyen bir kısım cümlelere rastlıyoruz. Birbirini çok seven bu iki aşığı, Macide ve Ömer’i birbirinden uzaklaştıran da bu oluyor aslında. Karakterlerin kendi içlerindeki bu konuşmalarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda ise hep kendime kendime “Ah nolur şimdi bunu seslice söylesen” dedim durdum. Ara ara bir şeyleri birbirlerine söyleme cesaretini kendilerinde buldukları zamanlarda da Macide ve Ömer’le gurur duydum. Aslında karakterlerin çektikleri sıkıntıları, omuzlarına yüklenen sorumlulukları kaldırırken yaşadıkları zorlukları veya yaşadıkları olayların üzerlerinde bıraktıkları etkileri okuyunca insan bir an olsun kızamıyor bütün bu olup bitenlere. Tabi ki de her şey daha güzel olsun isterdik okurlar olarak fakat o zaman ne anlamı kalırdı kitaba emek emek döşenmiş onca güzel cümlelerin?
Akıcı bir dili var Sabahattin Ali’nin, okurken hiç sıkmıyor insanı. Bu akıcı dile kendinizi kaptırıp da daha derinlere daldığınızda mutlaka sizi hayrete düşürecek bir şeylerle karşı karşıya kalıyorsunuz, geçmişte yaşanmış bir olay olabilir bu veya sadece anlamlı bir paragraf. Ünü oldukça duyulmuş bir yazar Sabahattin Ali fakat hâlâ nasıl bir yazar olduğunu keşfetmemiş olanlarınız varsa benden tavsiye mutlaka kitaplarını alıp okuyun. Seversiniz veya sevmezsiniz o size kalmış fakat kesinlikle güzel tecrübeler edineceğinize eminim.

“İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.”

Yazı kategorisi: Genel

Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

“O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is! O brave new world
That has such people in’t!”

William Shakespeare’in efsanevi yapıtı “The Tempest” (Fırtına)ta Miranda isimli karakterin konuşmasından bir kesitle başlamak istedim bu yazıma. Kitabı okuduğunuzda fark edeceğiniz üzere William Shakespeare’in adından oldukça söz ediliyor fakat bu dizeler Aldous Huxley’e öylesine ilham vermiş ki 1931’de yazdığı ve 1932’de yayınlanan ilk distopik romanının adını bu dizelerden seçmiş. Can Yücel tarafından yapılan çevirisi de şu şekilde:

“Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya.”

     Aldous Huxley roman boyunca zaman zaman “Vahşi Ayrıbölge”de doğup büyümüş olan Vahşi’nin (asıl adıyla John) diliyle de bu dizelere gönderme yapıyor ve okurları olarak bizlere de bu dizelerin ne kadar önem arz ettiğini anlatmış oluyor. John’un Shakespeare’a olan hayranlığı aslında annesi Linda’nın sevgilisi Pope’un ona “William Shakespeare’in Tüm Eserleri” adlı eski ve sayfaları buruşuk bir kitabı getirmesiyle başlıyor. Bir şeyler okuyup öğrenmeye oldukça meraklı olan John da bu kitapta gördüğü dizeleri teker teker hafızasına kazıyor ve yaşadığı olaylar ve çevresinde gördüğü kişilerle Shakespeare’in eserlerindeki karakterler ve olaylar arasında benzerlik kuruyor. Aldous Huxley’in romanında bu göndermelere yer vermesi de benim çok hoşuma giden noktalardan birisi oldu doğrusu.
     Aslında benim Aldous Huxley’le tanışıklığım ilk romanı olan “Crome Yellow”u okumamla başladı. O kitabı da çok sevmiştim fakat biraz daha geliştirilmesi gereken şeyler olabilir diye düşünmüştüm. “Cesur Yeni Dünya” yı okumamla Huxley’in aradan geçen o 11 yıllık sürede kendini ne kadar geliştirdiğini de kendi gözlerimle görmüş oldum ve bu başarısı beni ona hayran bıraktı. 1932’de böyle bir öngörüyle böylesine etkileyici bir kurgu yaratmış olması takdire şayan gerçekten.
     “Cesur Yeni Dünya” romanı postmodernist bir yazar olan Margaret Atwood’un sunuşuyla başlıyor, Aldous Huxley’in önsözüyle devam ediyor ve David Bradshaw’ın sonsözüyle sona eriyor. Bu kısımlara yer verilmesi kitabı daha da anlaşılır hale getirdi benim açımdan ve yazarın biz okurlara aktarmaya çalıştığı o derin mesajı ve kitabın yazılış sürecini daha detaylı bir şekilde öğrenmiş oldum. Fakat size tavsiyem kitabı tamamen bitirdikten sonra bir kez daha sunuş ve önsöz kısımlarını okumanız çünkü ilk başlarda kitapla ilgili çok bilgimiz olmadığı için o zaman atladığımız önemli bilgileri, kitabı bitirdikten sonra daha iyi anlayabilir ve kitabın geneliyle bir bütün oluşturabiliriz diye düşünüyorum.
     Margaret Atwood’un sunuşunda da yer verildiği üzere 20.yüzyılın iki önemli distopik romanları “Cesur Yeni Dünya” ve George Orwell’in “1984” adlı kitabı. George Orwell “1984”ü yazarken “Cesur Yeni Dünya”dan ilham almış aslında ve karanlık bir senaryo yaratmış gelecek hakkında. Her iki kitabı okuduğumuzda “1984” bize zihinlerin kontrol altına alınması, işkenceler ve insanların devamlı izleniyor olması nedeniyle daha kabus dolu bir dünya gibi görünebilir “Cesur Yeni Dünya”dan. Fakat “Cesur Yeni Dünya”daki o iyimser, herkesin mutlu olduğu dünya korkaklık üzerine kurulu bir dünyadan başka bir şey değil aslında. İnsanların hasta olmamak, ruhsal ve bedensel acı çekmemek, yaşlanmamak için başvurduğu yollar gerçeklikle yüzleşemediklerini gösteriyor biz okurlara. İnsanların şişelenerek üretimi ve bu yüzden doğurmanın ve anneliğin müstehcen bir kavram olarak kabul edilmesi, Pavlovcu şartlandırma yöntemiyle bebeklerin kitaplara ve çiçeklere nefret besleyerek büyümelerinin sağlanması, herhangi bir kaos veya tartışma ortamı oluşması ihtimaline karşı insanların hipnopedya yöntemiyle aynı görüşleri benimsemesinin sağlanması, herkesin herkes için olması, istikrarı sağlamak ve insanları tüketime teşvik etmek için “Atıp kurtulmak onarmaktan iyidir” gibi bazı felsefelerin benimsenmesi, nasıl ütopik bir dünya yaratmak isterken distopik bir dünyaya dönüşüldüğünün apaçık örneklerinden. Kitapta ayrıca insanlar, şişeleme aşamasındaki işlemlere bağlı olarak Alfa, Epsilon, Delta gibi sınıflara ayrılıp kendi sınıflarının sınırları içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlar ve her biri farklı görevlere sahip. Her bir sınıftaki bireyler başka bir sınıfa ait olmadığı için kendilerini şanslı sayıyorlar çünkü her birine hipnopedya yöntemiyle o sınıfta olmalarının önemi anlatılıyor, yani hepsi bulundukları konuma şartlandırılıyorlar. Böylece herkes mutlu bir yaşam sürmüş oluyor ve kargaşa ortamından uzak duruluyor. Tabletler halinde kullandıkları “soma” isimli uyuşturucuya benzer madde ise endişe veren veya morallerini bozan olaylarla karşı karşıya kaldıklarında onları gerçek dünyadan uzaklaştırıyor ve mutsuzlukla mücadele etmek zorunda kalmıyorlar.
     Tabi ki bahsetmeden geçemeyeceğim, kitaptaki karakterlerin Ford’umuz olarak nitelendirdiği, Aldous Huxley’in ilham kaynağı Henry Ford. Henry Ford 1863-1947 yılları arasında yaşamış çok başarılı bir Amerikan araba üreticisi ve 1908’de yaptığı T modeli ile dünya çapında tanınır hale geliyor. Bir devrim niteliğinde kabul edilen seri band üretimin ilk defa bu dönemde kullanılması ve “Cesur Yeni Dünya”daki üretim tarzının da bu tarz üretim olması nedeniyle Aldous Huxley Henry Ford’u o dünyanın Tanrısı olarak kabul etmiş ve bu yeni dünyayı F.S.(Ford’tan sonra) olarak kabul etmiştir. Hristiyanlığın haç işareti yerini “Cesur Yeni Dünya”da T işaretine bırakmış ve bu işaret önemli bir sembol haline gelmiştir.
     Kitapta beni etkileyen diğer en önemli noktalardan birisi de kitabın sonlarına doğru Mustafa Mond ile John arasında geçen diyaloglar. Uygar yaşam hakkındaki çoğu bilgiyi edindiğimiz, dünyadaki 10 denetçiden birisi olan Mustafa Mond’un John’la diyaloglarında sanat ve edebiyattan kopulduğunu, bilimin tehlike unsuru olarak görüldüğünü, eski kitapların kasada kilitli bir şekilde bulunmasından ve yeni kitapların raflarda yer almasından anlayacağımız üzere yeninin her zaman ön plana konulduğunu apaçık görüyoruz. Teknolojinin böylesine geliştiği ve neredeyse mükemmele ulaşılan bu uygar toplumun böyle düşünceleri benimsemiş olmaları kendi içlerinde çeliştiklerini gösteriyor bana göre.
     “Cesur Yeni Dünya” gerek edebi dili ve akıcılığı, gerekse içeriği bakımından beni çok etkileyen ve hayrete düşüren bir kitap oldu. Hatta bazı noktalarda, abartmıyorum, ağzım açık okurken fark ettim kendimi. Kitabı da genel hatlarıyla sizlere tanıtmaya çalıştım fakat daha bahsetmediğim o kadar çok nokta var ki… İşte bu noktada da sizler devreye giriyorsunuz. Hadi alın elinize ve okuyun bu muhteşem kitabı ve atın kendinizi “Cesur Yeni Dünya”nın aydınlık gibi görünen karanlık dünyasına. Bırakın kitabın her bir satırı adım adım sizi sürüklesin bu karanlığa doğru…

”Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünya
da hiçbir şeyin anlamı yoktur.”

Yazı kategorisi: Genel

Genç Werther’in Acıları -Johann Wolfgang Von Goethe

     Bazı kitaplar vardır, içini yakar, seni derinden yaralar ve etkisinden çıkamazsın. İşte beni böylesine sarsan ve duygulandıran bir kitap oldu “Genç Werther’in Acıları”. Tabi ki de hüzünlü bir kitapla karşı karşıya kalacağımı tahmin etmiştim kitabı elime ilk aldığım zaman fakat beni bu denli etkileyeceğini, paramparça edeceğini düşünmemiştim. İmkansız aşkı konu alan sıradan bir roman değil “Genç Werther’in Acıları”, adeta bir şaheser benim gözümde. Kelimeler öylesine güzel seçilmiş, genç ressam Werther’in Lotte’ye olan tutkulu aşkı öylesine güzel işlenmiş ki Goethe’ye hayranlık duymamak elde değil. Hele bir de bu kusursuz romanın, Goethe’nin 25 yaşındayken sadece iki haftalık süre içerisinde yazdığı ilk romanı olduğunu düşünürsek, bu eşsiz yetenek karşısında söyleyecek söz bulamıyor insan.
    Goethe’nin ustalıkla yazdığı bu eser yazıldığı dönemde de büyük ses getirmiş ve birçok insan tarafından beğenilmiş. Hatta Napoleon kitabı o kadar çok beğenmiş ki tam yedi kez okumuş. Werther’in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmeler dönemin moda anlayışını da büyük ölçüde etkilemiş ve birçok insan tarafından tercih edilir olmuş. Kitabın bu olumlu etkilerinin yanı sıra, dönemde intihar vakalarında büyük bir artışa sebep olması nedeniyle birçok can yitip gitmiş bu hayattan, hatta başka bir yazar bu intihar vakalarının önüne geçmek amacıyla “Genç Werther’in Sevinçleri” adında bir roman bile yazmış.
     “Genç Werther’in Acıları” aslında Goethe’nin hayatından da büyük izler taşıması nedeniyle otobiyografik bir roman olarak kabul ediliyor. Goethe de 1772 yılında yani kitabı yazmadan iki sene evvel, katıldığı bir baloda Charlotte Buff isimli genç ve güzel bir kadınla tanışmış ve ona aşık olmuş. Fakat Charlotte nişanlıymış, aynı Werther’in büyük aşkı Lotte gibi.
     Kitap, Werther’in sevgili dostu Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşuyor fakat kitapta ara ara Werther’in Lotte’ye yazdığı mektuplara da yer veriliyor. Kitabın sonlarına doğru yayımcının okura notlarına da yer verilmesi benim çok hoşuma giden noktalardan biri oldu doğrusu çünkü bu kısımlar sayesinde Werther’in fırtınalı ruh hali hakkında daha çok bilgi sahibi oluyor ve Werther dışında başka bir bakış açısıyla olayları ve kişileri gözlemleyebildiğimiz için kitabı daha geniş bir açıdan değerlendirme şansına erişebiliyoruz.
     Kitabın ilk başlarında, kalabalıktan uzak ve doğayla iç içe olan bir ortama taşınmasıyla huzura kavuşacağı için mutlu olan bir Werther’le tanışıyoruz. Fakat Werther’in duyguları ve hisleri, genç ve güzel bir kadın olan Lotte’yi gördüğü andan itibaren gitgide karmaşıklaşıyor. Albert adında bir adamla nişanlı olan Lotte, Werther için ulaşılamaz hale geliyor çünkü Lotte onu daima dostu olarak görüyor. Kalbi, ruhu, aklı kısacası tüm bedeni, Lotte’ye olan aşkıyla alt üst olan Werther, ne kadar çabalasa da yazgısının ötesine geçemiyor. Lotte’yi her gün ziyarete gidip onun o güzel gözlerini görmekten, güzel sesini duymaktan başka bir şey gelmiyor elinden.
     Bu etkileyici kitap hakkında söylenecek daha o kadar çok şey var ki… Fakat ne kadar üzerine konuşsak, yazsak, çizsek de bize hissettirdiği duyguları okumadan anlayamayız. O yüzden size tavsiyem mutlaka bu kitabı okuyun, Werther’le aşık olun, Werther’le üzülün, Werther’le öfkelenin, kısacası Werther’le hissedin. Çünkü ancak o zaman belki de bu güzel insanın ruhunun derinliklerine ulaşacak ve çektiği acıları daha iyi anlayacaksınız.

“Siz insanlar,” dedim. “bir şey hakkında konuşurken, hemen şöyle söylemek zorunda hissediyorsunuz kendinizi: ‘Bu aptalca, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü!’ Bütün bunların ne anlamı var? Sırf bunları söylemek için mi bir olayın içyüzünü araştırıyorsunuz? Onun niçin olduğu, niçin olması gerektiği şeklindeki sebepleri kesinlikle açıklayabiliyor musunuz? Böyle yapsanız, yargılarınızda bu kadar aceleci olmazdınız.”

Yazı kategorisi: Genel

Cesur Kalem Mine Söğüt: Deli Kadın Hikayeleri

Daha önce hiç adını duymadığım fakat tesadüf eseri bir arkadaşımın yaptığı paylaşımla adından haberdar olduğum, nasıl bir kitaptır acaba diye alıp okuduğum ve beni içeriğiyle şaşkına uğratan ve biraz da huzursuz eden bir kitap oldu Deli Kadın Hikayeleri. Yapı Kredi Yayınları’ndan okuduğum 172 sayfalık bu kitaba yirmi bir adet delilik hikayesi sığdırmış Mine Söğüt, delirerek ölen kadınların sesi olmuş, çektikleri acıların ve yaşadıkları ızdırapların kalemi. Kitapta ayrıca eşi Bahadır Baruter’in çizdiği, korkutucu ama bir o kadar da gerçekçi kadın resimleri yer alıyor ve bu resimler kitapla çok iyi bir bütün oluşturmuş bana kalırsa. Her hikayenin sonunda yer verilen şiirler ise insanın içine işliyor ve kalbini acıtıyor. Bazı hikayeleri beni çok rahatsız etti fakat genel olarak bütün hikayeleri beğendim. En beğendiklerim de “Beni Öldürmek İsteyen Muhteşem Hayat”, “Madam Arthur Bey”, “Vakvak Ağacı” ve “Kendimi Neden Bu Şehirde Öldürdüm” adlı hikayeleri. Eğer sizler de yalnızlıkları içlerini delen ama seslerini duyuramayan, kaderlerine, yaşadıkları zulümlere boyun eğmek zorunda kalan, yaşamın kıyısına oturup ölümü seyreden bu deli kadınların hikayelerini Mine Söğüt’ün cesur ve özgün kaleminden okumak, onların yaşamlarıyla empati kurmak isterseniz bu kitabı kesinlikle alıp okumanızı tavsiye ederim.

”Bu şehir öyle bir şehir ki, küçük bir kız üzülür, üzüldüğü anlaşılmaz. Kuşlar cehennem çığlıklarıyla ötüşür, duyan olmaz. Bir ağaç acıkır, kimse… hiç kimse umursamaz.” 

Yazı kategorisi: Genel

Kırmızı Pazartesi – Gabriel García Márquez

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in kaleminden, “Kırmızı Pazartesi” adlı romandan bahsedeceğim bugünkü yazımda sizlere. Can yayınlarından okuduğum, 107 sayfalık bu ince kitapta akılda kalmayacak kadar çok karakterden bahsedilmesi beni kitabı okurken oldukça yoran noktalardan birisi. Bu yüzden bir kağıda karakterlerin adlarını yazmanız ve o şekilde okumaya devam etmeniz, kitabın akışını da bozmamak adına sizin için faydalı olacaktır diye  düşünüyorum. Kitabın içeriğine gelecek olursak, kitapta baş karakterimiz olan ve en başından beri herkesin öldürüleceğini bildiği Santiago Nasar, aslında toplum tarafından katledilmiştir. Bana dokumayan yılan bin yaşasın diyerek hiçbir eylemde bulunmayan bu halk Santiago Nasar’ın göz göre göre ölümüne göz yummuştur. Bir namus cinayetine kurban giden Santiago Nasar, ataerkil toplumda kadınlara karşı yapılan zulümlere kadınların boyun eğmek zorunda kalmasından oluşan rahatlıkla, kendinden aşağıda gördüğü kadınlara dokunabilme üstünlüğüne sahip olduğunu düşündüğü için, belki de bu cinayete kurban giderek önceki yaptıklarının bedelini ödemiştir. Ama bu namus cinayetindeki suçlu gerçekten de Santiago Nasar mıydı yoksa bir iftiranın kurbanı mı oldu? Korkarım ki bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama tek bir gerçek var o da şu: Santiago Nasar toplumun ortak davranışları sonucunda katledilmiştir.

“Santiago, yavrum!” diye bağırmıştı.
“Neyin var?”
“Beni öldürdüler, Wene Hala.”

Yazı kategorisi: Genel

Animal Farm (Hayvan Çiftliği) – George Orwell

İlk yazımı en çok sevdiğim yazarlardan birisi olan George Orwell üzerine yazmak istedim. Yaklaşık 3 yıl önce “Shooting an Elephant” adlı essayini okumamla beni etkileyen bu güzel yazardan size bahsetmek istiyorum biraz. Asıl adı Eric Arthur Blair olan George Orwell küçük yaşlardan beri hep bir şeyler yazmak istemiş aslında. Daha sonraları da insanları diktatörlük, totaliterlik, otoriterlik ve komünizm hakkında bilgilendirmeyi amaç edinip yazmayı onlara ulaşmak adına bir araç olarak kullanmış. Diktatörlerin konuşmalarında karmaşık bir dil kullanarak insanları manipüle ettiklerinin farkındaydı. Bu yüzden yazılarını her zaman sade ve anlaşılır bir dille yazmaya özen gösterdi. En önemli eserlerinden ikisi “1984” ve “Animal Farm(Hayvan Çiftliği)” da sade dille yazılmalarına rağmen verdikleri derin anlamla bizi düşünmeye sevk eden ve kendi yaşantımızdan izler bulabileceğimiz büyük başyapıtlardan. İçeriğine çok girmek istememekle birlikte, “Animal Farm”ni okumayı düşünenlere ön okuma niteliğinde olması açısından kitapla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Kitabımızın karakterleri hayvanlar ve olaylar Manor Farm isimli bir çiftlikte geçiyor. Stalin döneminde hakim olan sert komünist yönetime bir eleştiri niteliğinde olan kitapta, hayvanların eşitlik arayışına girip Manor Farm’ın sahibi Mr. Jones’a isyan etmeleriyle başlayan olaylar, yönetimi devralan domuzların gün geçtikçe insanlara benzemeye başlamasıyla aslında tekrar eski haline dönüyor. Bu yüzden de bence kitapta dairesel bir olay örgüsü söz konusu. Kitapta bazı can sıkıcı ama bir o kadar da gerçeği yansıtan olaylar meydana geliyor. Mesela beni en çok yaralayanlardan birisi Manor Farm’daki hayvanların en sonunda, özgür olmak adına başlarından attıkları Mr. Jones ve diğer insanlarla, yönetimi devralan domuzların arasında bir fark kalmadığını anladıkları o an. Kitapta bazı can sıkıcı olaylar olması tabi ki de kitabın değerini hiçbir şekilde gözümden düşürmedi, aksine böylesine derin mesajları sade bir dille ve büyük bir titizlikle okuyucuya aktarmayı başarabildiği için George Orwell’i tekrar tekrar sevdim. Sizleri de bu bir solukta okuyacağınız ve çok etkileneceğinizi düşündüğüm “Animal Farm” yolculuğuna davet ediyorum ve şimdiden iyi okumalar diliyorum.

“Tüm hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”
(George Orwell-Animal Farm)

Yazı kategorisi: Genel

Merhaba!

Herkese merhaba! Yıllardır bir blog açmayı hiç düşünmemişken son birkaç aydır içimdeki yoğun yazma isteğine karşı koyamadım ve böyle bir blog açmaya karar verdim. Severek okuduğum ve beni çok etkileyen kitapların zamanla unutulması beni gerçekten çok üzdüğü için hem onların bende hissettirdiği duyguları aktarabileceğim hem de okudukça beni mutlu edecek bu blogumda umarım güzel tecrübeler kazanırız hep birlikte.